Ovalar ve denizleri aşan pusun şehre yağmur olup yağması gibi kentli insanın yalnızlığı da, her defasında bir soğuk temasın bıraktığı buz yanıkları yüzünden derinleşiyor; ruhunu bir türlü iyileşemeyen yaralar sarıyor. Her temas, vaat ettiği derman yüzünden daha büyük bir hüsran yaratıyor.
Dünyanın bize yurt oluşu, onun panoramasının aşinalığından neşet etmiyor; yoldaş, dost, yaren aşinalığı yoksa dünya da yurt oluşa dair desenlerini yitirip gurbete dönüşüyor.
Sizi anlayan bir kişi yoksa, derdinizi dinleyecek, size değer ve önem verecek bir kişi yoksa, insanların ortasında da yalnızsınızdır. Hallac-ı Mansur'a atfedilen bir söz var, "Cehennem acı çektiğinizi kimsenin duymadığı yerdir." diyor. Yalnızlar seslerini kolay kolay duyuramazlar, içlerindeki o çöl sıcağı gibi kavurucu acıyı, dilsiz dudaksız gezdirirler.
Ay acele etmez, bulutlar acele etmez, kainatta hiçbir şey acele etmez. Her şey sırası geldiğinde, vakti eriştiğinde hareketini, çevrimini tamamlar. Her şeyin vakti kendi ölçüsüyledir; civcivi yumurtaları kırarak değil kuluçkaya yatırarak elde ederiz. İnsan aceleci bir varlık, doğal çevrimlerle hareket etmek istemiyor, kendini hızlandırmak istiyor. 7/24 yaşıyoruz artık, neon ışıkları gecemizi de aydınlatıyor. Dolayısıyla seher vaktine yakılan türküleri de anlayamaz hale geldik.