2026 yılının ilk kitabı Kırlangıç Çığlığı oldu.
Bu zamana kadar polisiye, dedektiflik ya da gizem içeren birçok kitap okudum ama Ahmet Ümit okurken bende gerçekten başka bir şey oluyor. Kendimi resmen kitabın içine gömüyorum. Sanki dışarıdaki dünya biraz susuyor, ben de Nevzat’ın peşine takılıp olayların içinde dolaşmaya başlıyorum.
Kırlangıç Çığlığı da benim için böyle bir kitaptı. Okuması çok akıcıydı ama konusu itibarıyla insanın içine oturan bir tarafı vardı. Zaten Ahmet Ümit’in en sevdiğim tarafı da bu sanırım. Sadece “katil kim?” diye okutmakla kalmıyor, arka planda insanı rahatsız eden meseleleri de önüne koyuyor. Başkomiser Nevzat’ı o sakinliği, olaylara bakışı, ekibiyle olan hali bana hep tanıdık geliyor. Kitap ilerledikçe merak duygusu artıyor ama bir yandan da anlatılan şeylerin ağırlığı daha çok hissediliyor. Bazı yerlerde hızlı hızlı okumak istedim, bazı yerlerde de konu gerçekten içimi sıktı. Çocuklar, adalet, vicdan, suç ve insanların görmezden gelmeyi seçtiği şeyler… Kitapta bunlar polisiye olayın içinde güzel işlenmişti. Yalnız bazı bölümlerde verilmek istenen mesaj biraz fazla açık anlatılmış gibi geldi bana. Belki biraz daha okura bırakılsa daha etkileyici olabilirdi. Bu yüzden tam puan vermedim. Yine de severek okudum. Ahmet Ümit’in kalemini sevenlerin beğeneceğini düşünüyorum. Hafif bir polisiye bekleyenlere biraz ağır gelebilir ama polisiye içinde toplumsal meseleler okumayı sevenler için güzel bir kitap.
Puanım: 8.5/10
𝐇𝐚𝐲ı𝐫𝐥ı 𝐛𝐞𝐫𝐞𝐤𝐞𝐭𝐥𝐢 𝐜𝐮𝐦𝐚𝐥𝐚𝐫ı𝐦ı𝐳 𝐨𝐥𝐬𝐮𝐧 𝐤ı𝐲𝐦𝐞𝐭𝐥𝐢 𝐝𝐨𝐬𝐭𝐥𝐚𝐫ı𝐦
𝐇𝐚𝐫𝐢𝐤𝐚 𝐛𝐢𝐫 𝐤𝐢𝐭𝐚𝐩𝐥𝐚 𝐭𝐚𝐧ı𝐬̧𝐦𝐚𝐲𝐚 𝐡𝐚𝐳ı𝐫 𝐦ı𝐬ı𝐧ı𝐳?
Bugün size @hissederek_okuyoruz okuma grubu ailemle #22kadın22öykü22okur‘la birlikte @sudanseyler ‘in düzenlediği @artshopyayincilik ‘tan çıkan @kadinoykuleri ‘nin #22kadın22öykü kitabının yorumu ile geldim...
#alıntı
“Ben kadınım...
ve senin istediğin gibi değil,
kendi istediğim gibi bir kadınım.”
Frida Kahlo
#kitaphakkındadüşüncelerim
Tüm okur arkadaşlarım kitap hakkında o kadar güzel şeyler yazdı ki kelimelere nasıl başlayacağımı bilemiyorum.
Öncelikle bu kadar güzel bir projenin bir yıl geçte olsa parçası olmanın gurur ve mutluluğunu yaşıyorum.
Adından da anlaşıldığı gibi 22 her meslekten şahane kadının kaleminden, gözünden, yüreğinden sadece erkeklerin değil İNSANIN anlatıldığı 22 hikaye okudum.
Okurken içimi acıtan çok yer oldu.
Özellikle Aynı evin içinde iki yabancı gibi yaşayan karı kocalar, annesinin kaderini yaşayan kızlar,anneleri gözleri önünde şiddet gören çocuklar,toplum tarafından erkeklere yüklenen ağır yükler ,tacize maruz kalan kadınlar ve daha niceleri...
Ben çok hissederek okudum.
Hepsi bizden hepsi içimizden öykülerdi.
Eminim sizde okuduğunuzda benim gibi çok şey hissedecek, kendinizden ve çevrenizden bir çok şey bulacaksınız.
Ayrıca kitabın geliri kadın dayanışma derneklerine verilecekmiş.Sizde çorbada tuzunuz olsun isterseniz, alıp okuyun okutturun ricam ve tavsiyemdir...
Bu kitap; çocukluklarında duygusal olarak yetersiz, bencil veya mesafeli ebeveynlerle büyüyen bireylerin yetişkinlikte yaşadığı derin yalnızlık, suçluluk ve ilişki sorunlarını ele alıyor.
Kitap, bu ebeveynlerin yarattığı görünmez duygusal hasarları görünür kılar ve bireyin kendi hayatını geri kazanması için somut yollar sunar.
Peki, duygusal olgunlaşmamışlık nedir?
Ebeveynlerin kronik bir empati yoksunluğu çekmesi ve kendi duygusal ihtiyaçlarını çocuklarınınkinin önüne koymasıdır. Bunlar hayal kırıklığıyla başa çıkamazlar ve hızla öfkelenirler. Dünyayı sadece kendi perspektiflerinden görürler. Başkalarının (özellikle de çocuklarının) derin duygularını anlayamazlar. Gerçekleri değil, kendi anlık duygularını referans alırlar. Bu tür ebeveynlerle büyüyen çocuklar, fiziksel olarak güvende olsalar bile "duygusal bir yalnızlık" içinde büyürler. Kendilerini görünmez, değersiz ve sevilmez hissederler.
Çocuklar, bu zorlayıcı ortamda hayatta kalabilmek ve sevilmek için iki ana rolden birini seçerler. Birincisi içselleştirenlerdir.
Bu çocuklar sorunları kendi içlerinde çözerler. Duygusal olarak hassas, derin düşünen ve algıları açık çocuklardır.
"Eğer daha iyi, daha uslu olursam beni severler" yanılgısına düşerler. Kendi ihtiyaçlarını görmezden gelip başkalarını memnun etmeye odaklanırlar. Yetişkinlikte tükenmişlik ve depresyona yatkındırlar.
İkincisi dışsallaştırlanlardır. Bu çocuklar sorunları dışarıya yansıtırlar. Eyleme dökme eğilimindedirler. Gerçeklikle yüzleşmek yerine dikkat dağıtıcı şeylere (bağımlılıklar, öfke patlamaları) sığınırlar.
Sorunlarının kaynağını hep dışarıda ararlar ve kendilerini geliştirmekte zorlanırlar.
Gibson, yetişkin çocukların özgürleşmesinin önündeki en büyük engelin iki psikolojik mekanizma olduğunu söyler. Bunlardan biri iyileşme
Agota Kristof – Büyük Defter, Kanıt, Üçüncü Yalan
Dikkat, spoiler içerir!
Savaşın ne kadar dehşet verici olduğunu ve herkese, özellikle de çocuklara, neler yaptığını çok sade, net ve çocukların kendi ağzından dinlediğimiz bir kitap. Bir çırpıda okunup bitiriliyor; tarzı oldukça farklı ve etkileyici.
Başta ikizlerin hemşireyi öldürüp öldürmediğini anlayamadım, nedenini de kavrayamadım. Annelerinin ölümüne tepkisiz kalmaları ve babalarını ölüme göndermeleri çok tuhaf geldi. Açıkçası iki çocuk olmadığını düşünmeye başlamıştım ve sonunda haklı çıktım. Tahmin etmesi zordu aslında; baştan okuyacak olsam birçok ayrıntıyı yeniden keşfedeceğimi hissediyorum.
Yazar kalemini hiç sakınmamış. Çocukların içinde kaldıkları dehşet verici kötülükler, onların masum diliyle anlatılmış. Bu iğrençliğin gerçekliği ise insanı derin bir üzüntüye sürüklüyor. Çocukların tavırlarındaki aşırılık, savaşın vahşileştirdiği ruhlarında duyguya dair pek bir şey bırakmadığını gösteriyordu. Buna rağmen birçok yerde etik davranmaları da ayrı bir değer taşıyor.
Zaten yaşananların büyük kısmının Lucas’ın kurgusu olduğunu öğrenince biraz olsun rahatlıyoruz. Ancak hikâyenin yazarın kendi yaşamından izler taşıması, anlatılanların büyük bölümünün gerçek olabileceği hissini güçlendiriyor.
Kitapçının hikâyesi, kütüphanecinin hikâyesi, Yasmine’nin hikâyesi ve Mathias’ın hikâyesi… Belki de hepsi Lucas’ın bir parçasıydı.
İşin en kötü yanı ise Lucas’ın geçirdiği kazayı trajik yönleriyle hatırlamıyor olmasıydı. Annesi ve babası ona gelmeyince onlara karşı kin beslemiş, yalnızca kardeşini beklemişti. Kader onları yeniden buluşturduğunda ise her şey için çok geçti. Üstelik tüm gerçekleri öğrenemeden göçüp gittiler. Klaus da en az Lucas kadar zor bir hayat yaşamıştı; annesinin onu bekleyişini ve babasının ölümünü
Bazı çocuk kitapları vardır; sadece çocuklara yazılmış gibi görünür ama aslında büyüklere de sessizce bir şeyler anlatır.
Kanatsız Arı Mu, benim için tam da öyle bir kitaptı.
Bir arının kanadının olmamasını anlatıyor gibi başlıyor; sonra fark ediyorsunuz ki aslında hepimizin kendimizde eksik sandığı yanlarına dokunuyor. Bazen en büyük gücümüz, eksik sandığımız şeyin ta kendisi olabiliyormuş.
Ahmet Şerif İzgören'in kalemini zaten uzun zamandır severek takip ediyorum. Yine yüzünüzde bir tebessüm bırakırken kalbinize küçük ama derin cümleler bırakmayı başarıyor. Hikâye bitiyor ama düşündürdükleri uzun süre sizinle kalıyor. Hele çizimleri o kadar güzel ki çizerimizin ellerine sağlık.
Şimdi serinin diğer kitapları beni bekliyor. Eğer onlar da ilki kadar güzelse, Mu'nun yolculuğundan ayrılmak hiç istemeyeceğim.
Çocuklar için harika bir hikâye... Ama bence içinde hâlâ çocuk kalan her yetişkin de bu kitabı mutlaka okumalı.
Teşekkürler Ahmet Şerif İzgören... Yine kalbime dokunan bir hikâye bıraktınız.
@ahmetserifizgoren @elmacocuk pervin özcan
Kitabı severek okuduk basım kalitesi güzel çocuklar için gerçekten eğitici bir kitap kızlarımla beraber hem eğleniyoruz hem öğreniyoruz teşekkür ederiz böyle kitaplar için