İlk defa kendi üzerime eğildim ve dilimi kendime değdirdim. Bir çakıl taşının tuzunu, toprağını, hatta bir böceğin kokusunu, ağaç kabuğunun rayihasını, bazen yanımdan geçen insanlardan onlara aitmiş gibi algıladığım neşe, parfüm, ter, elbise, hareket, öfke, telaş... Hiçbirini kendimde duyamadım. Tenimde boşluk tadı ve kokusu vardı. Önümdeki zamanı, ömrümü de bu boşluğa katınca bu kokusuzluk beni tedirgin etmeye başladı. Etrafımla ilgilenmeye, bakıp dinlemeye, onlardaki tadı keşfetmeye çalıştım. Bir kısmının sanki gerçekte bir tadı yoktu da gayreti vardı. Lezzeti yoktu da sosu vardı. Tat diye keşfedilmiş ve sahip çıkılmış bir şey vardı da bunlar birbirlerine çarpıp sanki bir şeyler bulup ya karışıyor ya iğreniyor ya halden hale geçiyorlardı. İnsanlar birbirlerinden, kendilerinde var olandan ve bunun inandırıcılığından bir çekişme ve lezzet arayışında, doyma peşindelerdi. Ben bunlardan uzak, ayrı tutulan, raf ömrü uzun bir başka dünya yiyeceği gibi ellenmeden, koklanmadan, sorulmadan duruyordum. Bir iki seneyi kendi rafımda ve tozumda, dolup boşalmaları, kahkahaları ve feryatları duyarak, bunların neye olduğunu sezmeye çalışarak geçirdim. Tercih edilmemek ve sorulmamak beni sanki suskunlaştırmış ve bana gerçekten bir kavanoz hali vermişti. Bunu teyit edebileceğim kimse de yoktu. Ben hakkında konuşulmayan ve bahsi geçmeyen bir şeydim. Bu hali içime sindirdim ama kendimi de yok gibi duymaya, dünyadan silinmiş gibi duymaya başladım. İçimin alabileceği başka bir şey yoktu, benim koyabileceğim başka bir şey yoktu.