Hukuk denilen kavram yalın gerçek ve doğrular üzerine inşa edilmişti. Oysa insan var olduğu ilk günden bu yana yalan söyleyen bir canlıydı. O nedenle söz konusu adalet olduğunda bazen çok iyi söylenmiş yalanlar, doğrulardan daha etkili olabiliyordu.
Bu kadar adaletsiz bir gezegen üzerinde, doğru düzgün işleyen tek adalet mekanizmasıydı zaman. Dünyanın en güçlü insanı ile en güçsüz insanını aynı sınıfta tutmayı başarabilen müthiş bir öğretmendi.
Bir insanın sevdiği bir insanı toprağın altına koyma fikri hiçbir nöronuna sığdıramadığı bir gerçekti. İnsanların çoğu bu duruma sıradan bir gelenek gibi yaklaşsa da bunun ne demek olduğunu sevdiğini kaybeden biri bilebilirdi ancak. Yıllarını geçirdiği, bakmaya kıyamadığı, onun için her şeyden vazgeçebileceği birini gömerken kendisinden bir parçayı da sevdiğiyle beraber toprağın altına bırakıyordu insan. Artık hayatının geri kalanını eksik bir insan olarak yaşamak zorundaydı.
Ölüm gerçekten tanımlanması garip bir fenomendi. Zira adamın oldukça sağlıklı görünen vücudu ve birçok organı yerinde duruyordu ama olay yerini terk eden bir şey vardı. Zaten insanlık da yıllardır vücuttan çıkıp giden bu şeyin ne olduğunu arıyordu. Tıpkı fişi çekilmiş elektronik cihazlar gibi. Her şey yerindeydi ama elektrik yoktu. İşte, ölüm tam olarak buydu. Vücudun elektriksiz hali.