...aklıma bir zamanlar Makar'ın tuzağa düşürüp yakaladığı yabani tavşanı gelmişti. Kocaman çok güzel bir hayvandı. İnsan baktığında hayvanın içindeki özgürlük dürtüsünün ne kadar güçlü olduğunu görebiliyordu. Kafese kapatıldığı andan itibaren adeta çıldırmış; yerleri tepmeye, kendini oradan oraya atmaya başlamıştı. Onun bu huzursuz hareketliliği Makar'ı giderek daha çok öfkelendirmiş, birkaç gün sonra dayanamayıp kafesin üstünü kalın bir muşambayla örtmüştü. Hayvan bir süre daha debelendikten sonra pes ederek sakinleşip evcilleşmiş hatta bir süre sonra onu elimle beslememe izin verir olmuştu. Sarhoş olduğu günlerden birinde Makar kafesin kapısını açık bırakınca hayvan fırladığı gibi kırlara koşmustu. Ben onun yeşillikler arasında hızla gözden kaybolacağını düşünürken tavşan kulaklarını dikip öylece durmuş adeta özgürlüğün tadını çıkarmaya koyulmuştu. Uzaklardan, ormandan kulağına yalnızca onun duyabildiği sesler geliyor, burnuyla yalnızca kendisinin alabildiği güzel kokuların keyfini çıkarıyordu. Bütün bu güzellikler yalnızca kendisine aitti, içinde tutulduğu kafes sanki bir tarih olmuştu onun için.
Sonra birdenbire bir șey oldu. Kulakları gevşeyip düştü, güzelim postu adeta büzüldü, küçüldü, bıyıkları dikildi ama hiçbir yere kaçmadı. Kendine gelsin diye, ona artık özgür olduğunu hatırlatmak için sıkı bir ıslık öttürdüm. Bu sesi duyduğu halde miskince kendini diğer yana devirdi. Sanki aniden ihtiyarlamıştı, bezginlikle kafesine doğru ilerledi. Bir ara duraksadı, kulaklarını yeniden dikerek. arkasına baktı, sonra kendisini seyreden tavşanların arasından geçerek kafesine girdi. Artık kafesini kendi içinde taşıyordu. Beynini zincire vurmuş ve kaslarını kendi iradesiyle felç etmişti. Onu uyuşuk kaderine razı hemcinslerinden ayıran özgür ruhu kuru bir yonca yaprağından
İyi de neler olacağına madem Tanrı kendisi karar veriyordu, o zaman neden bu köylüler kaderleri konusunda bu kadar endişeliydiler, kiliselere din adamlarına bu kadar bel bağlıyorlardı? Sovyet komiserleri söylendiği gibi kiliseleri yerle bir edip din adamlarını öldürüp inananları ipe göndereceklerse zaten Kızıl Ordunun bu savaşı kazanmak konusunda küçücük bir şansı bile yok demekti. Fazla mesai yapmaktan ne kadar yorgun olursa olsun Tanrı kullarını böyle bir tehlikeye maruz bırakacak bir gaflete düşemezdi. Yine kiliseleri yakıp yıkan, insanları katleden Almanların bu savaşı kazanmasının anlamı neydi o zaman? Tanrı'nın gözünden bakıldığında madem iki taraf da cinayet işliyordu, o zaman ikisinin de savaşı kaybetmesi daha anlamlıydı.