"Konuşacak çok fazla şey var değil mi?"
Bazı zamanlar hangi sokağın kendi evine çıkacağını hatırlayamadığın o arafı resmeden bir tabloda ki renkler kadar karışırsın.
Kaybolmuşsun, korkuyorsun ve deniyorsun, öyle çok deniyorsun ki, karanlığının içinde o kibriti hızlı hızlı yakmaya çalışıyorsun ve fısıldıyorsun;
"Lütfen bir şeyler yap. İçimde ki öfkeyi soğutacak bir şeyler yap."
O Nazlı Aladağ. İngiliz Dili Ve Edebiyatı okuyor. Sıkı bir atkuyruğu ve bölüm birincisi olmayı sever.
O Nazlı Aladağ. Duymak istemiyorsa kulaklıklarını takar. Duyguları pek takmaz. Boş vakitleri hiç sevmez çünkü boş vakitler düşünmek demektir, hatırlamak demektir.
O Nazlı Aladağ. Hatırlamaktan çok korkuyor. Ve öyle yorgun ki. Öyle kaybolmuş ki. Ve şimdi ne yapacağını bilmiyor.
"Bir insanın bilinmezlikten daha büyük bir düşmanı olabilir miydi?"
O Nazlı Aladağ. Denemekten hiçbir zaman vazgeçmedi.
"Nefes almaya çalışırken zorlandım. Çok zorlandım tüm her şeyi yaparken ama devam ettim. Daima devam ettim. Bazen elimde kanlar varken bile bunu yapmaktan aslında hiç vazgeçmedim."
Bu kitabı herkesin okumasını istemedim başta. Çünkü anlamadıklarını gördüm. Anlamak istemediklerini... İlk okuduğumun üzerinden tam iki yıl geçti; dokuzuncu sınıftım, şimdi on iki. Büyüdüm. Ve şimdi bu kitaba yeniden ihtiyacım var. Ama bu sefer kendime saklamak istemiyorum. Çünkü hepimizin ihtiyacı var, görüyorum biliyorum.
"...bu çağın bana bir yaşam borcu var."
Hepimizin sahteliklere uyum sağladığı bu çağda yara bandı olsun bu kitap. Nazlı'nın dediği gibi "Yara bantlarını bende severim, yarayı hatırlattığı için."
Yaralarımızı hatırlatsın, bizi biz yapan yaralarımızı...
Okuyun, okuyun ama Nazlı'yı anlayın. Hepimiz birer Nazlı oluyoruz bazen ve bu sorun değil, sadece yargılamayın onu, kendinizi.
"Şimdi kendinize