Kaybolmak, kulağa hep korkutucu gelir; yönünü şaşırmak, belirsizliğin içinde sürüklenmek, güvenli bildiğin zemini kaybetmek… Ama ben kendi hayatımda anladım ki, kaybolmak bazen ihtiyaçtır. Çünkü insan, bildiği yollarda yürürken hep aynı manzaraları görür, hep aynı hislerle yaşar. Oysa yolunu kaybettiğinde, mecburen başka yönlere bakarsın, hiç tanımadığın sokaklara girersin. Ben bunu çok yaşadım; bir gün kendimi hiç ummadığım bir yalnızlığın içinde buldum, yıllardır bana ait sandığım şeylerin elimden kayıp gittiğini gördüm. O an çok korktum, çünkü hiçbir şey tanıdık değildi. Ama işte tam da o anda kendimle karşılaştım.
Kaybolduğum zamanlarda fark ettim ki, aslında en çok kendimi arıyormuşum. Belki yıllardır kalabalıkların içinde kayboluyordum da haberim yoktu. İnsan bazen sessizlikte, yalnız başına yürürken kendi iç sesini ilk kez duyar. Ve o ses, çoğu zaman kalabalıkların dayattığı şeylerden çok farklıdır. Benim iç sesim de öyleydi. Bana “buradasın, aslında hep buradaydın” diyordu. Ama ben, başkalarının çizdiği yolları takip etmekten, kendi yoluma bakmayı unutmuştum.
Kaybolmak, insana önce çaresizliği öğretir. Sonra, o çaresizlikten çıkabilmenin yollarını. Düşünüyorum da, kaybolduğum her an, bana kim olduğumu biraz daha öğretti. Çünkü yolumu bulmaya çalışırken aslında kendi derinliklerimde dolaştım. Kendime sormadığım soruları sordum: “Ne istiyorum, kimim, kime dönüşmek istiyorum?” Belki cevaplarını hâlâ tam bulabilmiş değilim ama şunu biliyorum: O soruları sormak bile yolun yarısı.
Artık kaybolmaktan eskisi kadar korkmuyorum. Çünkü kaybolduğumda, içimde gizli kalmış yönlerimi keşfediyorum. Kendi yolumu bulmam için önce başkalarının yollarında yürümeyi bırakmam gerektiğini öğrendim. Şimdi geriye dönüp baktığımda, kaybolmak aslında bir yok oluş değilmiş; tam tersine,