Bir sabah uyandım. Perdelerden sızan ışık o kadar yumuşaktı ki, bir an için dünyada hiçbir şeyin yanlış olamayacağını düşündüm. Sonra düşüncemin kendisini fark ettim. Osho’nun “Farkındalık” dediği şey belki tam da buydu: Düşüncelerin içine gömülmeden, onları dışarıdan izleyebilmek… Ve ben bunu ilk kez o sabah, sessizliğin ortasında hissettim.
Kitabı elime aldığımda, aslında aradığım bir cevap yoktu. Ama sayfalar ilerledikçe fark ettim ki, sorularım bile farkında olmadan şekil değiştiriyordu. Osho, farkındalığı bir teknik, bir görev, bir hedef olarak değil; var olmanın doğal hali olarak anlatıyordu. Her cümlesiyle zihnimin gürültüsünü biraz daha kısıyor, içimdeki sessizliği çoğaltıyordu.
Bir zamanlar yürürken bile kafamda binlerce düşünce dolaşırdı. Geçmişin pişmanlıkları, geleceğin kaygıları, yapılması gerekenler… Fakat Osho’nun öğrettiği o derin basitlik, beni bir gün durdurdu. Sadece yürümeye başladım. Ne düşünceler, ne planlar, sadece adımlarımın sesi. Ve o anda, farkındalık kelimesi kitap sayfasından çıkıp kalbime yerleşti.
Osho’nun dediği gibi, “Farkında olmak yaşamaktır; farkında olmadan yaşamak, ölmüş olmaktır.” Bu söz beni sarstı. Çünkü uzun yıllar boyunca, hayatı sadece yaşıyormuş gibi yapmıştım. Düşüncelerimin içinde kaybolmuş, “şimdi”yi kaçırmıştım. Bir bardak su içerken suyun soğukluğunu, biri konuşurken ses tonunu, rüzgârı, dokunuşları fark etmeden geçen onca gün... Hepsi farkındalık eksikliğinin sessiz ağıtıymış.
Zamanla fark ettim ki, farkındalık yalnızca bir fark etme hali değil, aynı zamanda bir kabullenme. Kendini, geçmişini, öfkeni, hatta korkunu bile yargılamadan görebilmek... Bir gün kendimle kavga ettiğim bir anı hatırlıyorum; içimdeki sesler birbirine bağırıyordu. Osho’yu hatırladım, derin bir nefes aldım, sadece izledim. Ve o sessizlikte,