Korku, hayatım boyunca peşimden hiç ayrılmayan bir gölge gibiydi. İlk adımlarımı attığımda düşmekten, büyüdüğümde hata yapmaktan, sonra kaybetmekten korktum. Bazen bir sınav kağıdında, bazen bir kalp kırıklığında, bazen de hayatın sessiz gecelerinde fısıldadı kulağıma: “Ya olmazsa?” İşte tam da bu soruyla büyüdüm.
Osho’nun satırlarında gezinirken, korkunun aslında düşmanım değil, bana ayna tutan bir dost olduğunu fark ettim. O sayfaları okurken geçmişten sahneler canlandı zihnimde; karanlık bir odada, ışığı açmaya çekinen çocukluğum, kalabalıkta kendini saklayan gençliğim, yanlış anlaşılmaktan ürken yanlarım… Korkunun ne kadar içime işlediğini görmek bir yandan ürkütücüydü, ama aynı zamanda özgürleştiriciydi.
Bir cümle vardı ki, ruhumda çakılı kaldı: “Korkuyu bastırmak onu yok etmez, sadece daha derine iter.” O an fark ettim ki, yıllardır korkularımı yok sayarak aslında onları daha da güçlü hale getirmişim. Çekindiğim her adımda, hayatımdan biraz daha eksiltmişim. Cesaret dediğim şeyin aslında korkusuzluk olmadığını, korkuya rağmen atılan adımlar olduğunu o sayfalarda öğrendim.
Kitabı kapatıp düşünürken, hayatımdaki en derin kayıplardan birini hatırladım. O acıyı yaşarken, bir daha toparlanamam diye korkmuştum. Ama zamanla öğrendim ki, korkunun ötesinde bir alan var: insanın kendine güveni, teslimiyeti ve bırakışı. Osho bana bunu hatırlattı. Korkunun, hayatın doğal bir parçası olduğunu, asıl mesele ondan kaçmamak, ona dokunabilmek, hatta onunla konuşabilmek olduğunu gösterdi.
Ve o an içimde bir şey dönüştü: Korkularım bana artık engel gibi değil, kapı gibi göründü. O kapıdan geçebilirsem, öte tarafta bekleyen şey, hayatın en yalın haliydi