İçimdeki en derin çatlaklara ilk kez dokunduğum günü hatırlıyorum. Kırılmanın utancını, “eksik” hissinin ağırlığını, başkalarının gözünde küçük görünme korkusunu… Uzun zaman boyunca o yaraları sakladım; kimse görmesin diye üzerini gülümsemelerle örttüm. Ama bir gün fark ettim ki, sakladığım her parçam beni daha da zayıflatıyordu. Yaralarımı gizlemek, onları yok etmiyordu; aksine, onları daha görünmez ve daha keskin yapıyordu. O an, kendimle yüzleşmeye başladım.
İşte o zaman anladım Kırılmış yanlarım, benim gerçek yüküm değil; aksine, en sağlam zırhım. Çünkü her çizik, bana bir dersin izini taşıyordu. Her yara, bana bir adım daha ileri gidebilme gücü veriyordu. Benim hikâyem de biraz böyle oldu; insanlardan ve hayattan öğrendiğim en büyük ders, düşmekten değil, düşmenin bana kattıklarından korkmamaktı.
Birçok gece oldu; yalnız odalarda kendimle hesaplaştım. Hayallerim yarım kaldı, kalbim kırıldı, sırtıma yükler bindi. Ama her seferinde kalktım. Her kalkış, bana başka bir şey öğretti: İnsan, yaralarına rağmen değil, yaraları sayesinde ilerler. O kesikler, o çatlaklar olmasa kim bilir belki de hâlâ aynı yerde duruyor olurdum.
Geçmişe dönüp baktığımda görüyorum Yaralarım bana acının içindeki cesareti gösterdi. Cesaret, yüksek sesle bağıran bir şey değilmiş; bazen sessizce ayağa kalkmak, bazen kimse bilmeden devam etmektir. Ben de böyle büyüdüm; kırıldıkça güçlendim, kaybettikçe buldum, düştükçe yürümeyi öğrendim.
Şimdi, içimde taşıdığım o izlere bakarken utanmıyorum. Onlar benim utancım değil, onurum. Her bir çizik, beni ben yapan bir hikâyenin parçası. Artık biliyorum ki, saklamadığım yanlarım, bana en büyük gücü veriyor. Ve bu güç, beni hayata daha sıkı bağlayan, başkalarına da umut taşıyan bir ışığa dönüşüyor. Çünkü insan, en çok kırıldığı yerden ışık