Yine de ölümle beraber her şeyin bitip sona erebileceği korkusu, bir rüyada rüyayı gören olmaksızın sadece rüyaların var olduğunu düşünen bir kişinin durumuna benzetilebilir. Fakat bireysel bilincin, ölümle bir kez sona erdikten sonra sonsuza kadar varlığını sürdürebilmesi için tekrar uyandırılması arzu edilir bir şey olur muydu? Pek çok kişi için aslında çoğu kez herkes için içeriği boş, değersiz, bayağı fikirlerin ve bitip tükenmek bilmeyen korku ve kaygıların bir akışından başka bir şey değildir; o halde bırakalım da en sonunda sükuta ersinler. Bu sebepten ötürü eski insanlar, son derece yerinde bir içgüdüyle mezar taşlarının üzerine şöyle yazdırırlardı: Securitati perpetuae veya Bonae quieti. Fakat burada bile, sık sık yaşandığı üzere öteki dünyadaki bir ödül veya ceza ile bağlantı kurabilmek için bireysel bilincin sürekli devam etmesini arzu etseydik eğer o zaman amacımız sadece bencillikle erdemin bağdaştırılması olurdu. Fakat hiçbir zaman birbirlerini kucaklamayacaktır. Kökten birbirlerine karşıttırlar. Öte yandan soylu eylemlere şahit olmanın akla getirdiği dolaysız yargın sağlam temeller üzerine kurulmuştur; öyle ki bir insana düşmanını bağışlamasını ve bir diğerine kendi hayatı pahasına daha önce hiç görmemiş olduğu bir kişiyle arkadaş olmasını emreden sevgi ruhu, asla yok olmayacak ve hiçliğe karışmayacaktır.
Birey için ölümsüzlük arzu etmek aslında bir hatanın sonsuza kadar devam etmesini istemekle aynı şeydir. İşin aslı şudur ki, gerçekte her bireysellik özel bir hatadan, atılmış yanlış bir adımdan, hiç olmasa daha iyi olacak bir şeyden, aslında yaşamın gerçek amacının bizi ondan ayıltmak olduğu bir şeyden ibarettir. Bu gerçek aynı zamanda pek çok insanın aslında ise herkesın hangi dünyaya yerleştirilirlerse yerleştirilsinler, mutlu olamayacak biçimde yaratılmış olmalarıyla da onay bulur kendine. Böyle bir dünya, yoksunluk ve güçlükleri dışarıda bıraktığı ölçüde insanlar, can sıkıntısına av olacaklar ve bu önlendiği zaman da sefalet, acı ve eziyet içine düşeceklerdir. Dolayısıyla insan için mutlu veya elverişli koşullar aranmaktaysa eğer, kendisinin «daha iyi bir dünyaya» aktarılması onun için kesinlikle kâfi gelmeyecektir. Bilakis, insanın kendi benliğinde de temel bir değişim meydana gelmesi gerekecek dolayısıyla da insanın, olduğu şeyi artık olmaması, aksine olmadığı şeyi olması gerekli olacaktır. Yine de bunun için, her şeyden önce olduğu şeyi olmayı artık bırakması gerekecektir ve bir ön hazırlık olarak da bu gereklilik ölüm tarafından yerine getirilecektir ve bunun ahlaki yönden gerekliliği de bu bakış açısından bakıldığında zaten kolaylıkla görülebilir. Bir başka dünyaya aktarılmak ve kişinin tabiatını bütünüyle değiştirmesi, gerçekte tek ve aynı şeydir.
Ölüm yaklaşırken kapıldığımız kaçınılmaz vicdan azabının da doğruladığı, herkesin yüreğinin derinliklerinde taşıdığı, ölümle kesin olarak ortadan kalkışımızın imkânsızlığına dair derin kanaat, tamamıyla bizim asıl ve ebedi tabiatımızın bilincinde olmamıza da yanır. Bu yüzden Spinoz, bu gerçeği şu şekilde ifade etmiştir: Sentimus experimurque nos AETERNOS esse Zira mantıklı bir insan, sadece kendisini başlangıçsız, ebedi, aslında zamansız olarak düşündüğü kadarıyla kendisinin ortadan kaldırılamaz olduğu zannına kapılabilir. Öte yandan, kendisini hiçlikten meydana gelmiş bir şey olarak gören kişi de aynı zamanda tekrar hiçliğe dönüşeceğini düşünmek zorundadır; zira o var olmadan önce sonsuz bir zaman süresinin geçmiş olduğunu ancak onun artık kesinlikle var olmayacağı andan itibaren de sonsuz ikinci bir sürenin başlayacağı, son derece korkunç bir düşüncedir.
İstemin, kendinde şey olarak yeterli nesnelliğinin onun her bir seviyesindeki (Platonik) İdea olduğunu açıklamıştım. Benzer şekilde üçüncü kitapta da varlıkların İdealarının mütekabilleri olarak saf bilme öznesine sahip olduklarını, dolayısıyla da onların bilgilerinin bilhassa elverişli koşullar altında sadece istisna yoluyla ve geçici olarak ortaya çıktığını göstermiştim. Öte yandan, bireysel bilgi için ve dolayısıyla da zaman içinde İdea, kendisini tür biçiminde ortaya koyar ve bu da zamana dahil olarak ayrılan İdeadır. Dolayısıyla da tür, kendinde şeyin yani yaşama isteminin en doğrudan nesnelleşmesidir. Buna göre her hayvanın ve aynı zamanda insanların da en içsel varlığı türde yatar. Bu yüzden de son derece güçlü bir etkinliğe sahip olan yaşama isteminin kökleri, gerçekte bireyde değil türde yer alır. Öte yandan dolaysız bilinç de sadece bireyde bulunur; dolayısıyla da kendisini türden farklı olarak düşünür ve bu nedenle ölümden korkar. Yaşama istemi de bireyde açlık ve ölüm korkusu; türde ise cinsel itki ve evladı için tutkulu bir özen biçiminde kendisini gösterir. Bununla uyumlu olarak da biz, tabiatı, bireyin yanılsamasından muaf olduğu için türün muhafazasına özen gösterdiği kadar, bireyin yok oluşuna karşı da son derece kayıtsız olarak buluruz. Onun için ikincisi sadece bir araç, birincisi ise bir amaçtır.
Dolayısıyla da onun, bireylerin donanımına karşı gösterdiği cimrilik ile tür, tehlike altına girdiği zaman sergilediği savurganlık arasında hayli çarpıcı bir tezat görürüz.