Emre Coşar

Emre Coşar
@csremre
Lisans
Ankara
18 okur puanı
Nisan 2026 tarihinde katıldı
Altın Çağ'ın o safdil insanları bilimin zırhından istifade etmeden hayatlarını idame ettirmiş, doğa onları bir başına gütmüş ve gayet güzel yol göstermişti. Dil bilgisiyle ne yapacaklardı? Zaten hepsi aynı dili konuşuyordu ve konuşmak anlaşılır olmak dışında hiçbir kaygının ürünü değildi. Diyalektik ne işlerine yarayacaktı? Henüz birbiriyle çatışan öğretiler yeryüzüne yayılmamıştı. Retorik de ne halta yarayacaktı? Kimsenin kimseyi yerden yere çalası yoktu ki. Kuralların yasalar kitabına mıhlanmasına gerek mi vardı? Çünkü esaslı yasaların anası "fenalık" henüz icat olunmamıştı.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Övgüye aç bir ruhu yıkan yada ayağa kaldıran şey ne kadar gelip geçici,ne kadar küçüktür! Horatius
Her gerçeklik, yani yaşanan her an, tıpkı suyun oksijen ve hidrojenden meydana gelmesi gibi, zorunlu ve temel bir birliktelikle nesne ve özne olmak üzere iki yarıdan oluşur. Nesnel yarı tamamen aynı kalsa bile, farklı bir öznel yarıyla - veya bunun tersi durumda- gerçeklik ya da yaşanan an artık aynı olmaz. En güzel ve en iyi nesnel yarı bile, hissiz, kötü bir öznel yarıyla birleştiğinde, sonuçta yalnızca kötü bir gerçeklik ve an ortaya çıkarır; tıpkı kötü havadaki güzel bir manzara ya da bozuk bir Camera Obscura'da' pürüzlü bir yüzeye yansıyan görüntü gibi. Nesnel yarı kaderin elindedir ve değişkendir; öznel yarı ise bizizdir: O, özü itibarıyla değişmezdir. Buradan, mutluluğumuzun ne olduğumuza, yani bireyselliğimize ne ölçüde bağlı olduğu açıkça görülür; halbuki genellikle yalnızca kaderimiz ve neye sahip olduğumuz dikkate alınır. Kader iyileşebilir ve kanaatkâr olan ondan pek fazla bir şey beklemez fakat bir ahmak ahmak olarak kalır, hissiz bir kütük ise cennette hurilerle çevrili olsa bile sonsuza dek hissiz bir kütük olarak kalır. "En büyük mutluluk, kişiliğimizdir.
Mutlu bir varoluş şöyle tanımlanabilir: Tamamen nesnel olarak bakıldığında -ya da (çünkü burada öznel bir yargı söz konusudur) soğukkanlı ve olgun bir değerlendirmeyle- hiçliğe kesinlikle yeğlenecek türden bir varoluştur. Bu varoluş kavramı, ona yalnızca ölüm korkusuyla değil, sırf kendisi için bağlanacağımız anlamına gelir ve bu da onu sonsuza dek sürmesini isteyeceğimiz sonucunu doğurur. İnsan yaşamının böyle bir varoluş kavramına uyup uymadığı, bilindiği gibi, benim felsefemin olumsuz yanıtladığı bir sorudur. Fakat Eudaemonoloji, bu sorunun olumlu yanıtlandığını sorgusuz sualsiz varsayar.