Öncelikle ego kendisini, baskılanmış itki tarafından sürekli bir enerji sarfiyatı, bir antikateksis yapılmak suretiyle devamlı yenilenecek bir ilerleme tehdidine karşı korumak zorunda kalıyor ve dolayısıyla da kendi kendisini zayıflatıyordu. Öte yandan ise şimdi bilinçdışı olan baskılanmış itki kendine bir deşarj ve dolambaçlı yollardan da olsa ikame niteliğinde bir tatmin yolu bulabiliyor ve baskılamanın bütün amacını boşa çıkarıyordu. Dönüşüm isterisi olgularında ise dolambaçlı yol bedensel sinir donatılarından geçiyor; baskılanmış itki bir şekilde bir yolunu buluyor ve semptomları üretiyordu.
Böylelikle de semptomlar, her ne kadar ikame niteliğinde bir tatmin sağlıyor olsalar bile egonun gösterdiği direnç yüzünden yine de tahrif edilmiş ve amaçlarından saptırılmış oldukları için de varılmış bir uzlaşmanın sonuçları oluyorlardı.
Baskılama teorisi bizim nevrozları anlamamızda bir
köşe taşı haline gelmiş olmaktaydı. Şimdi ise sıra terapi görevine ilişkin de farklı bir görüşün benimsenmesine gelmişti.
Hastaların dışsal ve içsel yaşamlarına ilişkin bu kadar
çok sayıda gerçeği unutmaları ama özel bir tekniğin uygulanması halinde de onları yine de hatırlayabilmeleri nasıl mümkün oluyordu? Yapılan gözlemler bütün bu sorular için ayrıntılı ve geniş kapsamlı bir yanıt temin etti. Bir şekilde unutulmuş olan her türlü şey rahatsız edici şeylerdi; öznenin kişisel standartlarına göre ya endişe ya acı ya da utanç verici nitelikteydiler. Buradan da unutulmalarının yani bilinçte kalmamalarının nedeninin tam da bu olduğu sonucuna varmamak olanaksızdı. Buna rağmen onları tekrar bilinçli hale getirebilmek için de hastanın benliğinde kişiye karşı mücadele vermekte olan bir şeylerin alt edilmesi gerekliydi; hastayı dürtmek ve hatırlamaya zorlamak için kişinin kendi adına çaba göstermesi gerekliydi.
Hekimin harcaması gereken bu çabanın miktarı vakadan
vakaya değişiklik gösteriyor; hatırlanması gereken şeyin güçlüğüyle orantılı olarak artıyordu. Hekimin yapacağı güç sarfiyatının hasta açısından da gösterilecek direncin ölçüsü olduğu açıktı. Gereken tek şey bizzat gözlemlemiş olduğum ve baskılama teorisi olarak elimde bulunan şeyin sözcüklere dökülmesiydi.
Bu dönemin başlangıcını oluşturan olay Breuer’in müşterek çalışmamızdan çekilmesi ve böylelikle de benim onun mirasının yegane yöneticisi konumuna gelmem olmuştu.
Güzel ve Çirkin. — Hiçbir şey bizim güzellik
duygumuzdan daha koşullu, yani daha sınırlı değildir.
Bu duyguyu, insanın insandan duyduğu hazdan bağımsız olarak düşünmek isteyen, ayaklarının altındaki zemini yitirir hemen. "Kendinde güzel" bir laftır yalnızca, bir kavram bile değil. Güzellikte, insan mükemmellik ölçütü olarak kendini koyar; seçilmiş örneklerde, kendine tapar. Bir tür, bundan başka hiçbir biçimde yalnızca kendine evet diyemez.
Tinsel insanlar, ama içlerinden en yüreklileri, çoğun en acılı trajedileri de yaşarlar: işte tam da bu yüzden saygı duyarlar yaşama, onların karşısına en büyük muhalefetiyle çıktığı için.