Varyozu atıp kıbleye karşı diz üstü çöktüm. Allah'a şükrettim. Sonra başımı eğip suya yüzümü tuttum. Buz gibiydi.
Küçük, duru, sevimli, bir cılga su. Zorlansa övendire kalınlığına varacak.
Bir zaman öyle kalmışım, gözyaşlarım suya karışıvermiş. Ardından abdest alıp iki rekât namaz kıldım. Cenab-ı Hak içimdeki düğümü çözmüş, ufkumu açmıştı işte.
Bundan gerisi kolay.
Allah, bütün kullarını sever ve gözetir. Dilediğini, dilediğine, dilediği biçim ve zamanda verir. Kulun bilmesi gereken Allah'ın daima adalet, merhamet ve hikmetle hükmettiğidir. Bütün vurulma anlarımızda Allah bizimle beraberdir. Ümit etmek, kulluğun şanındandır. Allah bütün mülkün sahibidir. Kuluna umduğu ve ummadığı her nimeti ve daha fazlasını ihsan edebilir. Buna iman ediyoruz. Fakat etmek zorunda değildir. İşte onu unutuyoruz.
Hüsnüzan etmekle alacaklı olduğumuza inanmak, aynı şeyler değildir. Elbette ümit ederiz, dua ederiz, bekleriz. Mümin ümitsiz olmaz. Ancak mümin, ümit ettiği için her arzusuna kavuşmak zorunda olmadığını da bilir. Hüsnüzan etmek, güzeli beklemekte hiçbir beis yok. Fakat bekliyoruz diye istediklerimizin olacağına inanmak, olmadığı takdirde küskünlüğe sebep olur.
Reddettiğimiz, tümüyle yok saydığımız yönlerimizi paşa paşa tanımak zorunda kalırız. Zaaflarla, sorunlarla, yanlışlarla; iyi ve kötü yanlarımızda bir bütün olarak insan olduğumuzu anlarız. Ben şöyle biriyim diye başlayan cümlelerin tırı vırı olduğunu; nasıl biri olduğumuzu anlamak için kaç sefer boyumuzun ölçüsünün alınacağını, tek bir yönden ve durumdan ibaret olmadığımızı.