Her inancın iliğini kemiğini sömürerek çıkarılmış arzuları, tarafsız ve nesnel arzuları besleye besleye sonunda ruhumu yok ettim. Her eğilimin cazibesinden olduğu kadar her tercihten de ayrılmış, seçmeye gönül indirgemeyen, renksiz, çekicilikten yoksun, tam bir hiç ve her yerde aynı olan bir uzamda acı çekmeye devam eden bir varlıkta ruh nasıl tutulabilir? Ben rastgele bir kederliyim; bütün zamirlerin nihai yankısıyım; nesnellik içinde verilen son soluğum; tam da bağrında gün yüzü görmekten umudunu kesinlikle kesmiş sayıların şikayet etmeyi düşündüğü ezeli bir sıfır gibi yüklemsiz ve idealsiz, geçişsiz bir yazgıya mahkum biriyim.
Kendi aşağılık halimizden daha derin, daha sahici bir şey yok biz de. Saf asalet yapaydır, inandırıcı değildir; edebiyatta saf ruhlar farsla yaratılır ancak. “Yüce” tanıklıklar ölümcül bir sıkıntı esinler bize; yine de buraya birazcık alçaklığın sahiciliği sızdığı ölçüde ilgimiz canlanır, biz de o tanıklıklara iman ederiz. Ben’den kaynaklı her şeyde aşağı bir yan olmalıdır. Yüceliğin tek özü yanlışlığıdır.
Herkesin yok olmasını her insanın gizliden gizliye dilemesi gayet mümkündür. Her kişinin gizli yazgısıdır hemcinslerinden nefret etmek. Bir cinayetin bilkuvve mevcudiyeti değil midir hepimizin nihai sırrı?
Ruh nedir? Dünyaya katılmayı reddeden ne varsa içimizde odur ruh. Kendiyle sınırsız bir uyuşmadır. Kendi kendini yiyip bitirmekte bulur varlık nedenini ve kendinin yamyamı olmaktan başkası gelmez elinden.