Sinem

Sinem
@currerbell8
Öğretmen
Yüksek Lisans
7 Kasım 1998
8 okur puanı
Aralık 2022 tarihinde katıldı
“Önceleri gözünden hiçbir şey kaçırmadığı yoldan şimdi tamamıyla ilgisiz yürüyor. Jukovskiy’i okudunuzsa onu tanırsınız: “Hayal Tanrıçası” hünerli eliyle büyülü kasnağından altın iplikle görülmemiş, olağanüstü bir hayatın şekillerini, resimlerini dokumaya başladı. Belki hep o hünerli eliyle kahramanımızı rahat rahat yürüdüğü granit kaldırımdan billur göğün yedinci katına uçuruvermiştir bile… Denemek için durdurup, birdenbire, bu anda nerede olduğunu, hangi sokaklardan geçtiğini sorsanız, yüzde yüz ne geçtiği yolun, ne bulunduğu yerin farkındadır. Öfkesinden kızarır ve durumu kurtarmak için bir yalan uydurur. Bir kere kibar bir ihtiyar kadın sokak ortasında onu durdurup, kaybettiği yolu soracak oldu. Kahramanımız korkuyla irkildi, az kalsın bağıracaktı; asık bir yüzle yoluna devam ediyor.”
“Nastenka; Petersburg’ da, –belki bilmezsiniz– oldukça tuhaf köşeler var. Buraların güneşi sanki öbür Petersburgluları aydınlatan güneş değildir: Sanki yalnız bu yerler için ısmarlanmış yepyeni, bambaşka bir güneştir… Bu köşelerde apayrı bir hayat yaşanır, aziz Nastenka. Bu, çevrenizde fıkır fıkır kaynayan hayata benzemeyen başka, bizim ciddi zamanımıza değil de, masal alemlerine yaraşan bir hayattır. Bu hayat; tam anlamıyla fantastik ateşin, idealin ve aynı zamanda yazık ki aziz Nastenka, bayağı demeyelim ama, renksiz, düpedüz ve basit şeylerin bir karışımıdır.”
“Akşam yemeğinden önce Dimitrios, Aziz'in annesi Hanife Hanım'ın elini öptü. Babası Mustafa Güzelgöz'le de tanıştı. Aziz, babasıyla konuğu tanıştırırken, "Babama Eşekli Kütüphaneci derler. Ürgüp'ün içindeki kitaplığı yönetirken otuzdan fazla köyün halkına eşekle kitap taşıdığı için ona bu adı taktılar. Emekli olduğu halde hâlâ bu adla çağrılır. Bütün köylere tek tek gidip, yetişkinlere, çocuklara kitap verdi. Millet kitap okusun, “ kadınlar da kitap okusun diye yıllarca çırpındı babam." Dimitrios, elini çenesine koyup düşündü: "Sanki bir masal ülkesine geldim. Mustafa Bey başına fötr şapkasını geçirmiş. Eşeğine kitap sandıklarını yüklemiş. Yolu yokuş köylere doğru eşeğini yularından çeke çeke götürüyor. Bir köye varınca çocuklar koşuyor. Kadınlar kucağında bebeklerle koşuyor. Birer ikişer kitap veriyor toplananlara. Gülerek alıyor, daha yolda okumaya başlıyorlar. O köylerde de böyle peribacaları var. Peribacalarından güvercinler havalanıyor. Güvercinler, açılmış kitaplara benziyor...”
“Beklemeye devam ediyoruz. Bir kadın geçiyor. Elimizi uzatıyoruz. “Zavallı çocuklar. Size “verebileceğim bir şey yok.” Saçlarımızı okşuyor. “Teşekkür ederiz.” Bir başka kadın iki elma veriyor, bir diğeri bisküvi. Bir kadın geçiyor. Avuç açıyoruz, duruyor: “Dilenmeye utanmıyor musunuz? Evime gelin, size göre ufak tefek işler var. Odun kesmek, toprağı küremek gibi. Bu işleri yapmaya gücünüz yeter. İyi çalışırsanız size çorba ve ekmek veririm.” “Sizin için çalışmak istemiyoruz, hanımefendi. Ne çorbanızı içmek ne ekmeğinizi yemek istiyoruz. Aç değiliz.” “Öyleyse neden dileniyorsunuz?” “Nasıl bir şey olduğunu anlamak için, bir de insanların tepkisini gözlemliyoruz.” “Pis serseriler! Üstelik ukalalar da!” diye bağırarak uzaklaşıyor. Eve dönerken, bisküvileri, çikolatayı, elmaları ve parayı yolun kenarındaki uzun çalılıkların arasına atıyoruz. Saçlarımızdaki okşayışı atmak mümkün değil.”
Savaş ortamında büyüyen çocukların bulundukları koşullara daha iyi adapte olabilmek adına etraflarında olan biten her şeye kayıtsız kalma çabaları: “Sözcükleri duymaz, hatta beynimize ulaşmaz hale gelinceye kadar tekrarlıyoruz. Her gün yarım saatlik böyle bir alıştırmadan sonra, sokaklarda dolaşıyoruz. İnsanları bize hakaret etmeye zorluyoruz, sonunda kayıtsız kalabildiğimizi fark ediyoruz. Ama eskiden kalma sözcükler de var. Annemiz bize, “Canlarım. Aşklarım. Mutluluğum. Tapılacak bebeklerim” derdi. Bu sözcükleri hatırlayınca gözlerimiz doluyor. Bu sözcükleri unutmalıyız, çünkü artık kimse bize böyle şeyler söylemiyor, bu sözcüklerin anısı da taşınamayacak kadar ağır. Böylece alıştırmaya başka bir yönden başlıyoruz. Şöyle diyoruz: “Canlarım. Aşklarım. Sizi seviyorum… Sizi hiç terk etmeyeceğim. Yalnızca sizi seveceğim… Her zaman… Sizler benim için hayatsınız… Tekrarlamaktan sözcükler anlamlarını yitiriyor, içerdikleri acı da dinmeye başlıyor. ”
1000Kitap