Bazı insanlar hangi konuda olursa olsun kendisinden daha şanslı rakibiyle karşılaşınca rakibinin tek kötü yanını görüp onun bütün meziyetlerini görmezden gelmeye hazırdırlar, bazıları da bunun tam tersine, şansı rakiplerinin kendilerine karşı Zafer kazanmasını sağlayan niteliklerini öğrenmek isterler ve rakiplerindeki tek iyi yanı yürekleri sızlayarak ararlar.
İnsanın küçüklüğünde yaşadıkları, özellikle de ailesinden gördükleri, hayatı boyunca peşini bırakmıyor. Çocukken maruz kaldığımız şeyler, büyüyünce bile davranışlarımızda, düşüncelerimizde bir şekilde kendini belli ediyor. Franz Kafka’nın Babaya Mektup adlı eseri de tam olarak bunu anlatıyor.
Hani derler ya, “Çocukluk geçmiyor aslında, sadece büyüyoruz.” Kafka’nın satırlarında da bu çok net hissediliyor. O, yıllar sonra bile babasının gölgesinden çıkamamış bir çocuk gibi konuşuyor. Mektubunda sanki “Ben neden böyle oldum biliyor musun baba?” demek istiyor.
Bu yüzden Babaya Mektup, sadece Kafka’nın hikayesi değil; aslında hepimizin çocukluğuna, aileyle olan o karmaşık bağlara dokunan bir yüzleşme hikayesi. Çünkü ne kadar büyürsek büyüyelim, içimizdeki o küçük çocuk bazen hâlâ konuşmak istiyor.