Fakat içinde bulunduğumuz kendini gerçekleştirme çağında, insanın hayatındaki birinci tercihten başkasıyla yetinmesi iradesizlik olarak görülüyor, ayıplanıyordu. Kaderin sandığın şeye boyun eğmek, onurlu bir hareket olmaktan çıkıp korkaklığa dönüşmüştü bir yerlerde. Mutluluğa ulaşma baskısı bazen zulüm şeklini alıyordu, mutluluk herkesin ulaşabileceği ve ulaşması gereken bir şeymiş de, bu uğurda verilecek en küçük bir taviz dahi bireyin kendi kabahatiymiş gibi.
O sakin, solgun yüzünün arkasında geriye kalanlar, küçük sızılardan, basit rahatsızlıklardan, parlayan güneşe duyulan bulanık bir şükrandan ve rüzgar soğuk estiğinde hissedilen titremeden mi ibaretti acaba?
Okuduğum en güzel paradokstu. Ve sonu (bazı bilgiler bizden mahrum bırakıldıysa da) tam olması gerektiği gibiydi. Okurken asla sıkılmadım ve sonunu hiç tahmin edemedim. Çok çok keyifli bir okumaydı