Ölüm korkusuyla uykumun kaçtığı geceler kendime Lucretius’un düsturunu hatırlatıyorum: ‘Ben varken ölüm yok; ölüm varken ben yokum.’ Bu son derece akılcı ve çürütülemeyecek kadar sağlam bir gerçek. Ama ciddi ciddi korktuğum zamanlar, bu hiçbir işe yaramıyor, korkularımı gidermiyor. İşte felsefenin uzanamadığı yer burası. Felsefe öğretmekle bunu hayata uygulamak arasında dağlar kadar fark var.
Yüzeyden bakınca göremezsiniz. Dışarıdan bakınca çok iyi bir yaşam sürüyor gibi görünüyorum. Ama biraz derinlere inerseniz, içimde koskoca bir ümitsizliğin hüküm sürdüğünü görürsünüz. Ne tür bir ümitsizlik diye mi soruyorsunuz? Şöyle diyelim: Zihnime sahip olamıyorum; yabancı ve sefil düşünceler saldırıp zihnimi işgal ediyor. Sonuç olarak kendimi küçük görüyor, dürüstlüğümden kuşku duyuyorum. Cesaretim de yok: Yaşamımı değiştirmeye ya da bu şekilde sürdürmeye yetecek cesarete de sahip değilim.
Fobi vakalarında, fobik obje ile ona duygusal yanıt olan korku arasındaki ilişkinin koparılması gerekmektedir. Bunu yapmanın bir yolu, "sistemik duyarsızlaştırma"tır. Sistematik duyarsızlaştırmada danışan belli bir relaksasyon (gevşeme) düzeyindeyken, fobik objeleri kafasında canlandırması istenmektedir. Bu yolla fobik obje (korku fobik objenin yerine geçebilir) ile relaksasyon arasında bir bağlantı kurulur.
Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.