Seni ilk kez gördüğümde aklıma tablolar geldi; sanki Johannes Vermeer çoktan seni görmüş de, sessizliğin içinden İnci Küpeli Kız’ı çıkarmıştı. Bakışında anlatılamayan bir şey vardı; kelimelerin yetmediği, ancak uzun bir suskunlukla anlaşılabilecek bir şey.
Sonra Sandro Botticelli geldi aklıma; sanki seni hayal etmiş de The Birth of Venus’u öyle resmetmişti: zarif, ölçülü ve neredeyse gerçek olamayacak kadar ideal.
Ama sende en çok kalan şey gökyüzüydü; The Starry Night gibi içimde kıpırdayan, yerinde durmayan bir etki. Ve bakışın… Mona Lisa gibi; geçip gitmene izin vermeyen, insanı fark etmeden geri döndüren bir çekim.
Eğer bir gün bir ressam seni gerçekten çizebilseydi, geriye muhtemelen The Kiss gibi unutulmayan bir iz kalırdı; ama yine de hiçbir tuval, seni ilk kez görmenin bıraktığı o hissi tam olarak taşıyamazdı.