Bedensiz bir düşünce olabilir mi hiç? Düşüncenin bir sorunu, haddinden fazla yüksekte bulunuyor, bedenin ta tepesinde cereyan ediyor olması değil midir?
Evreni dolduran enerjinin sonsuzluğunun bana dokunması İçin, geceleyin gökyüzüne bir bakış yeter bana: Kaç yıldız görebiliyorum? Ne kadar uzaklardalar? Onları güzergahlarında tutan nedir? Tasavvur edilmez ölçekler bulanır gözümün önünde. Ben bu deryada bir damlacığımdır, daha fazlası değil, daha azı da değil; her halükarda bir hiç değilimdir. Her ne olursa olsun, hayatım muazzam boyutların yatağına yerleşmiştir. En azından böyle düşünebilir ve hissedebilirim, bunu kimse alamaz benden. Sonra mümkün olan bu en azami ufuktan tekrar zemine inerim, o dokunuş kelimenin en hakiki anlamıyla ayağımı yere bastırır; yere, yeryüzüne yaklaşır, daha sakin olurum.
Michelangelo Sistine Şapeli’ni resimlerken dünyanın hadisatını somut bir surete büründürmek istedi ve fani insana ebedi oluş tarafından dokunulmasana ilişkin etkileyici bir resim çıkarmayı başardı buradan: tanrısal enerjinin Adem’e dokunuşu… Adem’i canlandıran kıvılcım, parmak ucundan parmak ucuna sıçrıyor gibi görülür orada. Yoksa Adem midir, dokunuşuyla tanrısal enerjiye hayat veren?
Bedenler süreklilik arz edemez, her türlü tahribata dayanıklı olamaz ve bu anlamda “asli” olamazlar, çünkü eninde sonunda tekrar üzerine inşa edildikleri moleküllere ve atomlara ayrılırlar. Süreklilik arz eden, daha ziyade tüm hayatı, tüm dünyayı ve aynı zamanda tekil Benliği ve onun bedenini kaplayan enerjilerin bütünüdür.