Ya kendi tercihlerimizi yaşamak için ayağa kalkarız, düşe kalka da olsa, ya da başkalarının tercih ettiği ve bizim için seçtiği hayatı yaşamayı yaşamak sanarak avunuruz. Ya yaparız, ya da yapanları konuşuruz oturduğumuz yerden. Yaşamak, oturarak yapılabilecek bir şey değildir oysa. Oturduğumuz sürece başkalarının hayatını yaşamaktayızdır aslında. Yaşamak, ayakta süregelen bir eylemdir. Yazmak gibi. Başkalarının hayatına bakarak bahane üretmeye çalışmak kimseyi olduğundan daha mutlu yapmaz.
Hiç kimse feda edilmeyi hak etmez. Hiç kimse. Hangi yaşta olursak olalım, hangi ırktan, hangi cinsiyetten, hangi coğrafyadan, hangi sınıftan olursak olalım hiçbir şey mazeret olamaz feda etmeye ve edilmeye. Hiç kimse kendisini feda etmeye yanaşmadığı için özür dilemek zorunda değildir. Kendisini feda etmeyi reddedenlerin yaptığı, hiç kimseye saygısızlık, hiç kimseye hürmetsizlik, kibir ve küstahlık değildir. Var olmanın onurudur sadece.
Kendimi feda ederek öldüm. Bir otel odasında, bir bodrumda, bir uçakta ve daha türlü mekanlarda. Kadın olmak kendini feda etmekle öyle iç içeydi ki, çoğunluk, kadının bu yaptığının kendini feda etmek olduğunu göremedi bile. Kadınlar da kızlarını feda etmenin onları feda etmek olduğunu göremediler. Bunca feda etmeden ve bunca feda edilmeden sonradan şunu sormak isterim: Annem beni ne için feda etti? Annem, babam ve toplum beni ne için feda etti? Beni tanımayan ve evliliğimin kısa sürdüğünü öğrenen insanlar, beni ne için feda edebiliyor hemen?
İlginç olan ise şu. Siz bedeninize etten bir duvar da örseniz dış tehditlerden korunmak İçin, aldığınız önlemler yine sizi vurmak İçin size karşı birer silaha dönüşüyor, eğer kadınsanız. Mesele bu duvarın ne varlığı, ne yokluğu, ne inceliği, ne kalınlığı; bunların her biri bahane oluyor insanlar sizi ve bedeninizi özne değil de nesne olarak görünce.