Hayatım boyunca, iyi bir insan olamayacak kadar doğaya aşırı kesinlikle inandım. Bir deniz resmine, Claude Lorrain’in elinden çıkmış bile olsa, denizin kendisinden daha büyük bir hayranlık duymayı hiçbir zaman başaramadım, doğanın kendisi de, teknik dehaları bir yana, insanlarla birlikte her zaman eşsiz bir sanat eseri gibi göründü gözüme.
Yaşlılık hakkında söyleyecek iyi bir sözüm varsa o da, yaşlılığın iki açıdan ölüme hazırlanmaya yaradığıdır: Hatıralarımızı, sonunda hareketli dekor parçalarının az çok inandırıcı bir biyografi halinde monte edilebilecekleri kadar törpüleyip zımparalayacak vaktimiz vardır; ve sürekli çökme sonucunda kendimize bile o kadar yük oluruz ki, bizi yaşamdaki en sevdiğimizden, kendi kendimizden kurtarsın diye günün birinde ölümü özler hale gelebiliriz; ancak bu durum, çürümemizin bunamamızdan daha hızlı olması durumunda geçerlidir.
Şimdi, kırk ya da elli yıl sonra, yaşlılığın ne olduğunu biliyorum ve bunda hiçbir iyi yön bulamıyorum, hiç. Yaşlılıktaki iyi yönler hakkında söylenen her şey ya aptalcadır ya da yalan; örneğin yaşlılığın bilgeliği hakkında söylenenler, sanki canlı canlı çürümeden bilge olunamazmış gibi. Yavaş yavaş sağırlaşmak, körleşmek, katılaşmak, bunamak.
Franz’la geçirdiğim zaman benim için zamansız bir zaman olarak kaldı; hiçbir sayma sistemiyle düzenlenmemiş o zamandan beri bir kürenin havadar iç yüzeyindeymiş gibi bulunduğum bir zaman.