"Sevda nasıl bir şey?" diye düşünüyordu Emre. "Belki de bir insanın başka bir insanın yüz ifadesine meftun olmasıdır. Herhangi bir ifade ama kişiliğinin her türlü halini özetleyen, usta ressamların elinden çıkan bir portre gibi onu yansıtan bir ifade. Bazen safiyet, bazen hasret, bazen ciddiyet, bazen şaka, bazen zekâ, bazen şehvet... Her insanın bin bir türlü hali var, sevdalanmış birinin gözünde bu değişik haller, bütün kişiliği özetleyen tek bir ifadeye dönüşür. Uzaktayken, ayrıyken onu düşündüğünde gözünün önüne gelen tek ifade budur."
Emre ise aşk kavramının kadın ve erkek için aynı şey olmadığını düşünürdü. İki ayrı sevme biçimi vardı sanki; kadınlar ayrı severdi, erkekler ayrı. Dişil aşk, eril aşk. Şöyle farklar saptamıştı. Erkekler ufak bir işaret aldıkları kadının peşine düşmek için hiç vakit kaybetmiyorlardı. Erkek sayılmak için yerine getirilmesi gereken bir koşullanmaydı bu. Oysa kadın seçiciydi; yaradılıştan getirdiği bir gururu vardı, erkeğin kendisine layık olup olmadığını ölçüyordu. Bir ilişki başladıktan sonra erkekler daha coşkulu, kadınlar daha temkinli davranır, adım adım ilerlemeyi yeğlerlerdi. Sanılanın aksine kadınlar daha pragmatik, erkekler daha hayalciydi. Kadınlar beğenilmek, arzu edilmek istiyordu, erkekler ise egolarının şişirilmesini..