KATİLİN HAKLI OLDUĞUNA İNANACAĞINIZ 10 PSİKOLOJİK GERİLİM
Bir dedektif olarak suçluyu bulmak görevimdir ama bazı davalar var ki, katilin motivasyonunu çözdüğünüz an adalet duygunuz sarsılır. Bu 10 kitap, sizi suçlunun zihnine hapsederek ahlaki bir ikileme sürükleyecek. Kanunların bittiği yerde kendi adaletini yazanların, sayfalar ilerledikçe size 'Ben olsam ne yapardım?' diye sorduracak vaka dosyaları... 1️⃣ Hizmetçi (Freida McFadden): Adaletin yasal yollarla sağlanamadığı bir malikanede, suç ve ceza kavramlarının nasıl yer değiştirdiğini izlemek tam bir akıl oyunuydu. 2️⃣ Koku (Patrick Süskind): Grenouille bir canavar mı, yoksa dünyanın en sevgisiz dâhisi mi? Sırf o kusursuz kokuyu yaratmak için işlediği cinayetlerde, onun saplantılı dünyasına çekiliyorsunuz. 3️⃣ Yolcu (John Marrs): Katilin kurbanlarını seçme nedenlerini öğrendikçe, adaleti kendi elleriyle dağıtan bu görünmez güce hak verip vermemek arasında sıkışıp kalacaksınız. 4️⃣ Siyah Kan (Jean-Christophe Grangé): Katilin psikolojisinin derinliklerine, o kanlı geçmişe indiğinizde, vahşetin arkasındaki travmatik mantığı çözmeye başlıyorsunuz. 5️⃣ Terapi (Sebastian Fitzek): Gerçekle sanrının birbirine karıştığı bir odada, suçluyu ararken aslında zihnimizin bize oynadığı oyunları izliyoruz. Finalde, "Haklı olan kimdi?" sorusu masada kalıyor. 6️⃣ Zencefil Adam (Jean-Christophe Grangé): Suçlunun motivasyonu o kadar köklü bir felsefeye dayanıyor ki, sayfaları çevirirken kendinizi onun gözünden bakarken buluyorsunuz. 7️⃣ Gözlerini Sımsıkı Kapat (John Verdon): Katilin kurbanlarıyla olan geçmiş bağı ortaya çıktıkça, adaletin bazen ne kadar geç kaldığını anlıyorsunuz. 8️⃣ Koleksiyoncu (John Fowles): Aşık olduğu kadını bodrumuna hapseden bir sapkının iç sesini dinlerken kendinizi tehlikeli bir empati çemberinde bulacaksınız. 9️⃣ Trendeki Kız (Paula Hawkins): Gerçek suçlunun kim
Edebiyat & Roman
Fransa'nın en eski evi: Aveyron'da 700 yıllık ortaçağ mücevheri Fransa'nın güneyindeki Aveyron'daki Saint-Urcize köyüne yerleşen, ülkedeki en eski ev olarak kabul edilen ev. 13. yüzyılda inşa edilen bu olağanüstü taş bina yaklaşık 700 yaşında ve bir zamanlar Jeanne adında bir kadına ait. En büyüleyici özelliklerinden biri de sıradışı mimarisi: zemin kat zeminden önemli ölçüde daha küçük. Bu dahice tasarım şans eseri değildi: Orta Çağ'da emlak vergileri zemin katın yüzey alanına göre hesaplanırdı. Ev sahipleri daha büyük bir kat inşa ederek daha az vergi öderken daha fazla yaşam alanı kazanabilir. Dahice bir ortaçağ hilesi bugün hala görülebilir! Tamamen taştan inşa edilmiş, odun ve kömür gibi yaygın materyallerin aksine, ev, Jeanne'in zamanına göre nispeten rahat ve yüksek rütbeli bir kadın olduğunu da ortaya koymaktadır. Şimdi tarihi bir anıt olarak sınıflandırılan bu büyüleyici konut, Fransa kırsalında günlük yaşama, maharete ve ortaçağ mimarisine nadir ve samimi bir bakış sunuyor.
Reklam
İslam hukukundaki çok eşlilik meselesi, modern zamanlarda sanki gökten durup dururken, sırf erkeklerin keyfi için indirilmiş bir izin gibi algılanıyor. Oysa bu hükmün arkasında, Medine’deki o genç devletin karşı karşıya kaldığı devasa bir sosyal ve demografik travma, yani Uhud Savaşı (MÖ 625) ve bu savaşın doğurduğu acımasız realiteler var. Ayetin (Nisâ Suresi, 3. ayet) nüzul sebebi (iniş gerekçesi) ve bu süreçle anılan şahıslar, dinin kurumsallaşırken nasıl bir "sosyal güvenlik mekanizması" gibi çalıştığını çok net gösteriyor. Ayetin indiği dönem, Uhud Savaşı'nın hemen sonrasıdır. Medine gibi nüfusu zaten az olan bir şehir devletinde, yaklaşık 70 Müslüman erkek tek bir günde şehit düştü. Bu, yetişkin erkek nüfusunun neredeyse yüzde 10'unun yok olması demekti. O dönemin kabile hukukunda, arkasında güçlü bir erkek (baba, koca, kardeş) olmayan kadınların ve çocukların hiçbir can, mal ve namus güvenliği yoktu. Ortada onlarca dul kadın ve yüzlerce yetim çocuk kalmıştı. Medine toplumu bir günde devasa bir insani ve ekonomik krizin içine düştü. İşte bu ayet, o yetimleri ve dulları kabile sisteminin vahşi dişlerinden kurtarmak, onları topluma entegre etmek için acil bir "sosyal sığınma" hamlesi olarak indi. Klasik tefsir kaynaklarına ve bizzat Hz. Âişe’nin aktardığı rivayetlere (Buhârî) baktığımızda, ayetin mikro düzeyde iki temel tetikleyicisi ve bu süreçte adı geçen önemli figürler vardır. Hz. Âişe’nin anlatımına göre, ayetin ilk muhatabı aslında çok eşlilik yapmak isteyen erkekler değil, yetimlerin mallarına göz diken vasilerdir. Savaştan sonra babası ölmüş zengin ve güzel yetim kızların velayetini alan bazı fırsatçı amcalar veya akrabalar türemişti. Bu adamlar, kızın malına çökmek için onunla evlenmek istiyor, üstelik aristokrat bir kadına verilmesi gereken normal
1000Kitap
Kureyş’in o meşhur yaz ve kış kervanları, aslında sadece ticari birer organizasyon değil, dönemin Orta Doğu jeopolitiğini okuyan ve yönlendiren devasa birer istihbarat ve diplomasi ağıydı. Bu sistemin kurumsal temeli olan İlaf (güvenlikli ortaklık) mekanizması, Mekke’yi çölün ortasında izole bir yerleşim yeri olmaktan çıkarıp küresel aktörlerin dengelendiği bir merkez üssü haline getirdi. Bu sistemin kabileler arası diplomasiyi ve bölge dışı istihbaratı nasıl işlettiğini anlamak için mekanizmanın çalışma prensiplerine yakından bakmak gerekiyor. Mekke’den çıkan bir kervanın Suriye’ye ya da Yemen’e ulaşabilmesi için yollarını kestikleri yüzlerce göçebe Bedevi kabilesinin topraklarından güvenle geçmesi gerekiyordu. Kureyş bunu kaba kuvvetle değil, dâhice bir diplomatik-ekonomik modelle çözdü. Haşim bin Abdümenaf ve kardeşlerinin geliştirdiği bu modelde, güzergah üzerindeki kabile reislerine sadece "geçiş ücreti" (baca) ödenmiyordu. Kureyş, bu kabilelerin mallarını kervana katıyor, onları Mekke ve dış pazarlarda satıp kârını kuruşu kuruşuna kabile reislerine teslim ediyordu. Bu durum, çöldeki savaşçı kabileleri kervanın güvenliğini sağlayan birer doğal "hissedar" ve koruyucu haline getirdi. Ekonomik bağlar güçlendikçe, Kureyş kabileler arasındaki kan davalarında ve arazi ihtilaflarında arabulucu oldu. Mekke'nin kutsal alan (Harem) statüsü bu diplomatik kredibiliteyi pekiştirirken, kervanlar da bu barış ortamının sürekliliğini denetleyen mobil diplomatik heyetler gibi çalıştı. Kureyş’in dört büyük lideri (Haşim, Abdüşşems, Muttalib ve Nevfel) sadece çöl kabileleriyle değil, dönemin süper güçleriyle de bizzat masaya oturdu. Haşim Bizans’tan, Abdüşşems Habeşistan’dan, Nevfel ise Sasani hanedanından ticari imtiyaz ve güvenlik garantileri (eman) kopardı. Bu uluslararası
1000Kitap
Sasani ve Doğu Roma'nın 602-628 savaşı, abartısız bir şekilde "Geç Antik Çağ’ın Birinci Dünya Savaşı" idi ve iki taraf da birbirini yok etmek için tüm kaynaklarını seferber etmişti. Mekke ve Medine’yi dış dünyadan tamamen izole, sadece kendi içine kapalı bir çöl toplumu gibi düşünmek büyük bir hata olur. Aksine, Kureyş’in ticaret kervanları her yıl düzenli olarak Doğu Roma'nın kontrolündeki Şam’a ve Sasani nüfuzundaki Irak/Yemen bölgelerine gidiyordu. Yani yarımadada çok ciddi bir küresel haber akışı vardı. Sasanilerin 614’te Kudüs’ü ele geçirip kutsal Haç’ı Medain’e götürmesi, ardından Mısır’ı almaları Mekke’de büyük yankı uyandırmıştı. Selman-ı Farisi'nin hayat hikayesi tam bir macera filmi gibidir. İran’ın kalbinden, İsfahanlı bir ruhaninin oğlu olarak yola çıkıp Hristiyanlığı benimsiyor, Suriye ve Anadolu’daki (Bizans topraklarındaki) manastırlarda yıllarca yaşıyor, buralardaki kilise hiyerarşisini ve devlet yapısını öğreniyor. Sonunda köle olarak Medine’ye getirilene kadar iki imparatorluğun da röntgenini çekmiş oluyor. Hendek Savaşı’ndaki o meşhur taktiksel dehası (Arap savaş doktrininde olmayan hendek kazma fikri) zaten Sasani askeri mühendisliğine ne kadar hakim olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla, istişare meclislerinde (Şura) Doğu Roma'nın askeri reflekslerini ve Sasanilerin o parıltılı ama kırılgan iç yapısını Hz. Muhammed’e ve kurmay kadroya anlatıyordu. Sasanilerin o dönemde Anadolu'nun içlerine kadar nasıl hoyratça yayıldığını savaş haritalarına bakınca rahatça görebilirsin. Dışarıdan bakan biri için Doğu Roma bitmiş gibi duruyordu. Fakat bu kontrolsüz genişleme, Sasanilerin lojistik hatlarını aşırı gerdi. İşte tam bu kırılma anında rasyonel bir analizle Roma’nın geri döneceğini tahmin etmek imkansız değildi. Sasaniler, gücü merkezde toplamaya çalışan ama
1000Kitap
Kaçıncı buluşmamızdı hatırlamıyorum; işten, güçten, insanlardan şikayet etti yine. Kapanış konuşması hiç değişmezdi, "farkındalık başa bela" arkadaş! Bu kez hiç cevap vermedim. "Farkındalık" şikayeti ile gelenlere laf anlatmaktansa, ağaçda ki yaprakları sayıyorum daha az yorucu oluyor. Bazı insanlara kibir bile yakışıyor, fakat bazı insanlar var ki "sana ne oluyor? Nedir senin üstün yeteneğin?" diye sorası geliyor insanın. Yinede sormadım, hem gerek de yoktu. Zaten iki şeyi asla yapmazdı. 1- kendini tanıtmak 2- şikayet etmeyi bırakmak. Her eleştiriye "insanlar" diye başlamanın hastalıklı bir genelleme olduğunu, "farkındalık" denen şeyin sadece problem tanımlamak olmadığını hiç anlamazdı. Peki çözüm de var mısın diye sordum? Kediler konuşa bilselermiş insanlarla asla konuşmazmış. Tühh ya aslında dahice bir çözümmüş, ben bunu daha önce niye düşünemedim ki? Kendimi de kınım kınım kınadım oracıkta. Ötekilerin farkındaydı, tıpkı kendinin de farkında olduğu gibi. Kendinde dedim "eksik veya zayıf gördüğün yönler var mı? O an farkındalık motoru stop etti. Kıh Kıh Kıh diye marş basmaya çalışırken, egzozundan kapkara farkındalık attı. Akıl aklı görmez oldu! "Ben aşırı dürüstüm ya" bunu değiştirmek isterdim itirafı geldi, hatta yanına bir kusur daha ekledi "merhametim" dedi, bütün zararı insanlığa duyduğum "merhamet" verdi bana. Tek kusur olsa inanmazdım, iki kusur sayınca anladım ki samimi. Kusurları da ağır kusurmuş. Ulan Yağmur dedim ayıp sana, karşın da ki nelerle uğraşıyor sen hala falan da fistan da. "Dürüstlük ve merhamet zor olmalıydı." yine kendimi kınım kınım kınadım oracıkta. İddalarından biriydi "çok zeki biriymiş." Fakat zekanın neye yaradığını bilmiyordum ben, aşırı zekilere sormak lazımdı sordum, "hayatta neyi diğer insanlardan daha farklı veya iyi yaptın?" çünkü
Reklam
Reklam