"Panik atakların hep fiziksel, somut bir şey olduğunu sanırdım. Gürültülü ve duvarlara çarpmaya benzeyen bir hâl. Oysa tam tersiymiş: Derli toplu bir dinginlik. Gece denizde yüzerken bir petrol tabakasının ortasında kalmak gibi. Kıpırtısız, yoğun, sessiz bir karanlıkta asılı durmak gibi."
Son zamanlarda okuduğum en çarpıcı kitap. Kurgusu, anlatımı ve özellikle konusu ile okuru kendine bağlıyor. Bu kadar sade bir anlatımın, işlenen konu ile böylesine derinleşmesi etkileyici.
İnsan,
Kitabın ara ara tekrarlanan, en çarpıcı cümlesi şu: "Hayat böyle bir şey."
Çünkü yazar bu cümleyi, dövülerek öldürülen esirlerden, Hiroşima'dan, sömürgecilikten bahsettikten sonra kuruyor. Yani ilk etapta algılandığı gibi bir kabulleniş yok bu cümlede. Tam tersi sizin de içinizden yükselen bir çığlık, bir isyan, bir itiraz var. Hayat böyle bir şey olamaz diye bağırmak istiyorsunuz ama sesiniz duyulmuyor gibi bir hissiyat...
Kitap, anı, tarih ve otobiyografi harmanı bir içeriğe sahip. Savaş sırasında yazarın babası Japonlara esir düşüyor. İnsanlık dışı koşullara maruz kaldıktan ve tanık olduktan sonra savaşın bitiminde Tazmanya'daki ailesinin yanına dönüyor. Savaşın bitiminin en ağır olaylarından birisi Japonya'da Hiroşima'ya atılan atom bombası. Yazarla birlikte; kefaret ve affetmek diye bir şey var mı diye düşünüyorsunuz. Şu cümleleri uzun süre yankılanıyor zihinde:
"Ya intikam ve kefaret dediğimiz şeyler, zamanın geri çevrilebileceği ve böylece bir denklik, bir denge sağlanabileceği, adaletin yerini bulabileceği yalanından ibaretse? Belki de daha doğru olan şudur: Hiroşima oldu, Hiroşima hâlâ olmakta, Hiroşima hep olacak."
Etkileyici ve düşündürücü bir kitap. Özellikle atom bombası fikrinin ortaya çıkışı ve yapımına kadar ilerleyen süreci bambaşka bir açıdan ele alması; edebiyatın, bilimin bu konudaki üzücü katkılarının izini sürmesi hayli ilgi çekici. Düşünerek ve sorgulayarak okudum, kesinlikle tavsiye ederim.