Natsume Sōseki’nin Ardından romanı, insanın kalbi ile toplum arasına sıkışmış en acı çatışmalardan birini anlatır:
Bir insanın, kendi duygularının ağırlığını taşıyamaması.
Romanın merkezindeki Daisuke, istediği hayat ile yaşamak zorunda bırakıldığı hayat arasında gidip gelen, içsel bir boşluğun içinde savrulan bir karakterdir.
O, ne geleneksel Japon toplumunun beklentilerine tamamen uyabilir, ne de kendi arzusuna özgürce yer açabilir.
Sōseki burada büyük bir ustalıkla şunu gösterir:
Aşk sadece bir duygu değil, insanın kendisiyle olan hesaplaşmasıdır.
Daisuke’nin hissettiği aşk, başkasına ait olan bir kadına yönelmiştir ve bu aşk, bir mutluluk değil;
bir suçluluk, bir duraksama, bir iç çöküş yaratır.
Aşk ile ahlakın çarpıştığı yerde, Sōseki okuru rahatsız eden ama büyüleyen bir gerilim kurar.
Roman, yalnızca bir yasak aşk hikâyesi değildir;
bireyin modernleşme sürecinde kaybolan kimliğinin parçasıdır.
Daisuke, toplumdan kaçarken aslında kendi içinden kaçmaktadır.
Sōseki’nin karakterleri hiçbir zaman kötü değildir fakat zayıflıklarıyla gerçeğin altında ezilirler.
Kitap boyunca üç şey belirgindir:
• sükûnet,
• çaresizlik,
• kaçınılmazlık.
Ardından, kalbin kırılganlığına yazılmış bir roman değil;
kalbin kendine bile karşı bir yabancılaşma sürecidir.
Ve roman bittiğinde okur, Sōseki’nin evrensel cümlesinin ağırlığını hisseder:
“İnsan bazen en çok kendini incitir.”