Böyle zamanlarda Daisuke sessizce bu dünyaya ne amaçla doğduğunu düşünürdü. Sık sık bu sorunla boğuşmuş ve gözlerinin önünde tutmuştu. Bazen basit felsefe meraka motive olurdu; diğer zamanlarda, onu çevreleyen sosyal güçler, beynini çok karmaşık renk tonlarıyla doldurmaya zorlardı veya bugün olduğu gibi, düşünceler can sıkıntısının bir sonucu olarak gelirdi. Ancak her seferinde aynı sonuca varıyordu. Gelgelelim bu sonuç, soruna bir çözüm değildi hatta inkar anlamına geliyordu. Onun düşüncesine göre insan belirli bir amaç için doğmamıştı. Tam tersi: Yalnızca bir bireyin doğumuyla beraber bir amaç beliriyordu. Başlangıçta nesnel olarak bir amaç üretmek ve bunu bir insana uygulamak, doğuştan onun hareket özgürlüğünü elinden almaktı. Dolayısıyla amaç, bu dünyaya gelen bireyin kendisi için yaratması gereken bir şeydi. Ama hiç kimse, kim olursa olsun, özgürce bir amaç yaratamaz. Bunun nedeni, kişinin varoluş amacının, bu varoluşun seyri tarafından evrene hemen hemen kesin şekilde ilan edilmesiydi.
Daisuke yanında Seitarō'nun olmasını seviyordu, ruhları birbirine dokunabiliyordu. Daisuke günün her anı kalkanlarını indirmekten imtina eden ruhlarla çevili olmayı acı verici buluyordu.
Hiçbir insanın bir başkasıyla küçümseme duyusu olmadan iletişim kuramadığı çağdaş toplum, Daisuke'nin yirminci yüzyılın çöküşü dediği şeyi teşkil ediyordu.
Yemek çubuklarını bir kenara bırakıp paketi açınca içinde epey bir zaman önce yurtdışından sipariş verdiği iki üç adet yeni kitap olduğunu gördü. Daisuke onları kolunun altına alıp çalışma odasına döndü. Kitapları sıraladı ve karanlık olmasına rağmen iki üç sayfasına göz gezdirdi ama ilgisini çeken hiçbir yer olmadı. Son kitaba geldiğinde kitapların isimlerini bile unutmuştu. Bir ara okuyabileceğini düşünerek hepsini bir araya toplayıp kitaplığın üstüne bıraktı.