Karaçamların tepeleri tutuşmuşa benzer bir buğuyla tütüyordu. Kayın ağaçlarının yaprakları pembe ve toprak rengi parıltılar saçıyor, kurumuş olanlar da gri maden oymalar, gibi şekiller alıyordu. Çamlar gölge ve yeşilliklere bürünmüştü. Ağaçların altındaki otlar öylesine parlak renkler, öylesine taze bir görünüm sergiliyordu ki, tümüyle yeni bir hayranlık uyandırıyordu; çocukça bir hayranlık, bir kan yenilenmesi. En önemlisi, bu kocaman beşiğin ortasında bir göl vardı.
Tsagaab_Nuur.
Beyaz Göl.
Dupduru suların üzerinde Horidol Sarıdağları'nın mavi ve beyaz tepeleri dikilirken, yine aynı kımıltısız suyun üzerinde aynı tepeler, bu kez baş aşağı, modelleri önünde tapınır ibi duruyor, ama onları saflıkta ve görkemde aşıyordu. Huzur vardı. Sevgi. Gerçek dağlar ile sudaki köklerin birleştiği bulanık ve gizemli çizgide, sarsıcı bir kucaklaşma.
Gözleri kamaşan kafile, olduğu yerde durdu. Tek duyulan, üzengilerin tıkırtısı ile ren geyiklerinin hızlı soluklarıydı. Diane bineğinin üzerinde dengede durmaya çabaladı. Görmesini engelleyen buğuyu silmek için, başparmaklarını gözlüğünün camlarına sürdü.
Buğuyu silemedi.
Donmuş gözlerinden akanlar, gözyaşlarıydı.