"Afallatıcı, hırslı ve muhteşem. Hiçbir kategoriye tam olarak uymuyor; aynı anda hem pitoresk bir savurganlık, hem vahşi ve komik bir maskaralık, hem gerilim ve korku, hem de son derece ciddi bir araştırma… Heyecan verici bir kovalamaca, alegorik bir romantizm, modern aşkın sofistike bir anlatımı, tüyleri diken diken edecek bir hayalet hikayesi… Kışkırtıcı ve inanılmaz derecede teatral - kendine rağmen inandırıcı."
1966 yılında, “Büyücü” ilk kez yayınlandığında, New York Times’ta yer alan bir incelemeden kopyaladığım bazı notlar bunlar. Çok beğendim; benim sayfalarca anlatmaya çalışacaklarımı birkaç cümlede özetleyivermiş sanki…
Yine de kendimi tutamayıp, bir de ben, yorumlamaya çalışırsam….
Kahramanımız; uzak bir Yunan adasında İngilizce öğretmenliği yapmayı kabul eden Nicolas Urfe, hayata biraz yüksekten bakan, ukala tavrı ile daha romanın başında kadranımıza giriverir. Asker babasını evde yarattığı baskı ile hatırlayan, anne ve babası bir uçak kazasında aniden ölünce -üzüntü ile birlikte- bir rahatlama da hisseden, Oxford’lu bir İngiliz olmanın getirdiği -ya da gerektirdiği mi desem?- tüm o kendini beğenmişliği üzerinde taşıyan Urfe, bizi ikilemde bırakır: Onu bir taraftan benimseriz; zira aynı bizim gibi zihni çelişkilerle dolu, yaşam mücadelesini sürdürmeye çalışan sıradan bir orta sınıftır. Diğer taraftan itici buluruz; zira o ukalalığı, olduğundan daha değerli görünme çabası ve duygusuzluğu bizi rahatsız eder. Hele hayat dolu, doğal, içten, Avusturalyalı güzel Alison ile iniş-çıkışlı ilişkisi ve maço tavırları iyice kafamızı karıştırır.
Hikayenin merkezinde, öğretmen olarak gittiği Yunan adasında yerel bir milyonerle, Maurice Conchis ile, arkadaş olur Urfe. Arkadaşlık çok geçmeden, gerçekliğin ve fantezinin kasıtlı olarak manipüle edildiği ölümcül bir oyuna