"Size katılıyorum. Buraya son derece somut bir nedenle geldim: Panik atakları yaşıyordum. Burada kalmayı sürdürmemin nedeni ise çok soyut: İşimi ve eşimi yitirmiş biri olarak, alışmadığım bir yaşam biçimini kabullenmeyi göze alamadım. Yepyeni bir yaşama başlayacak, farklı bir dünyaya alışmaya çalışacak gücü yitirmiştim, bu konuda çok haklısınız. Daha da ileri gidebilirim: Bir akıl hastanesinde, elektroşoklara -pardon sizin yeğlediğiniz adıyla EKT'lere- her adımın kesin saatlerle belirlenmesine, kimi hastaların arada bir isteri krizleri geçirmesine karşın, kurallar, dış dünyanın, sizin de dediğiniz gibi herkesi aynı kalıba uydurmakta direnen kurallara oranla daha yumuşak.
Ama bakınız, dün akşam bir şey oldu: Bir kadının piyano çaldığını duydum. Fevkalade güzel çalıyordu, böylesini ömrümde pek az işitmiştim. Müziği dinlerken o sonatları, prelüdleri, adagio'ları besteleyenlerin ne acılar çekmiş olduklarını düşündüm: Parçalarını çaldıklarında o dönemde müzik dünyasının efendilerinin koydukları kuralları yıktıkları için, ne biçim alay konusu olmuşlardı, kim bilir? Bir orkestrayı bir araya getirmek için göze aldıkları zorlukları, aşağılanmaları düşündüm sonra, bu tür armonilere alışık olmayan dinleyici kitlesinin yuhalamalarını.
Gene de bestecilerin çektikleri acılardan daha kötüsü neydi, biliyor musunuz? O kızcağız öleceğini bildiği için bu müzikleri tüm ruhunu vererek çalıyordu. Peki, ben de ölmeyecek miyim? Benim ruhum nerede? Kendi yaşamımın müziğini böylesi derin bir coşkuyla çalabilecek bir ruhum var mı?"