Herkesin ortaklaşa katıldığı o yalandı beni kahreden: Ölmekte olan bir adam değil, sadece hasta bir adam olduğum yalanı..."
Tolstoy, yüz sayfalık bu küçücük kitaba koskoca bir insan ömrünün en acı acımasızlığını sığdırmış. "İvan İlyiç’in Ölümü", sadece fiziksel bir ölümü değil; bir insanın "başkaları ne der?", "toplum ne bekler?" zincirinde kendi ruhunu nasıl yavaş yavaş öldürdüğünü anlatıyor.
Kariyer, unvanlar, yüksek sosyete ve sahte nezaketler arasında kusursuz bir hayat sürdüğünü zanneden bir yargıcın, ölüm kapıyı çaldığında uğradığı o büyük hüsran... Kitabı okurken İvan İlyiç’in acısından çok, onun yalnızlığı ve "Ya gerçekten bütün hayatım aslında gerçek değil idiyse? Belki de sürdüğüm yaşam, sürdürmem gereken yaşam değildir?" sorgulaması içimi titretti.
Gerçeğin duvarına çarpacağını, imkansız olduğunu bile bile son ana kadar gerçek bir yaşamı arzulaması o kadar insani, o kadar sarsıcıydı ki... Tolstoy, modern insanın sahte maskelerini öyle bir indiriyor ki, aynaya bakıp kendi hayatınızı sorgulamaktan kaçamıyorsunuz.
Az kelimeyle devasa bir varoluşsal sancı bırakıyor hafızada. Kesinlikle çok güçlü, çok etkileyici ve sarsıcı bir başyapıt.