Ölüm insanın yüzleşmekten en çok çekindiği gerçektir..Belki de bu yüzden insanlar ölümün anlamını değiştirecek hikayeler üretmiştir.. Kahramanlık destanları ölümsüzlük vaatleri şehadet düşünceleri ulusal efsaneler ve büyük davalar..Bunların bir kısmı insan hayatına anlam katarken bir kısmı da insanların sorgulamadan fedakarlık yapmasını sağlayan araçlara dönüşebilir..Çünkü ölüm korkusunu yenmenin en kolay yolu ölümü yüceltmektir..
Türkiye'deki asıl kriz; siyasi partilerin (iktidar veya muhalefet fark etmeksizin) tarihsel başarısızlıklar, stratejik hatalar veya kırılma anlarındaki pasiflikler karşısında özeleştiri ve hesap verebilirlik mekanizmalarının olmamasıdır. Muhalefet partilerinde hesap verebilirlik mekanizması yoksa, her stratejik hata kişiselleşir. Kişiselleşen hata ya savunulur ya da inkâr edilir, kurumsal öğrenme olmaz. Seçmen "parti" değil "lider" görür, lidere güven sarsılınca partiye güven sarsılır. Bu döngü, muhalefeti sürekli sıfırdan başlatan bir yapı üretiyor. Erdoğan yönetimi bu yapıyı bilinçli olarak besliyor. Muhalefet liderlerini kişisel olarak hedef alma, davalar, medya baskısı bunun aracı. Amaç partiyi değil kişiyi çökertmek, çünkü kişi çökünce parti de çöküyor. Kurumsal muhalefet bunu absorbe edebilirdi, lider odaklı muhalefet edemiyor. Bir lider değiştiğinde, eski dönemin tüm günahları o lidere yüklenir ("Kılıçdaroğlu dönemi hatasıydı" denmesi gibi) ve parti sanki yeni kurulmuş gibi tertemiz bir sayfa açtığını iddia eder. Bu durum kurumsal öğrenmeyi engellediği gibi, her yeni lideri de kaçınılmaz olarak bir sonraki başarısızlığın tek sorumlusu (potansiyel günah keçisi) haline getirir. Siyaset, kurallar ve ilkeler bütünü olmaktan çıkıp bir "lider totemine" dönüşür. Erdoğan yönetiminin bu yapıyı manipüle etme becerisi, otoriter rejimlerin el kitabından alınmadır. İktidar, muhalefet partisini yapısal bir kurum olarak karşısına almak yerine, onu liderinin defolarına indirger. Kurumsal bir yapı, liderine yapılan saldırıyı ilkeler üzerinden absorbe edebilir (Örn: "Bu saldırı şahsımıza değil, asgari ücret politikamıza yapılmıştır"). Ancak lider odaklı yapıda liderin aldığı her yara, partinin taşıyıcı kolonlarına vurulmuş bir darbe hissi yaratır. İktidar da tam olarak bu yapısal
Siyaset
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
KATİLİN HAKLI OLDUĞUNA İNANACAĞINIZ 10 PSİKOLOJİK GERİLİM
Bir dedektif olarak suçluyu bulmak görevimdir ama bazı davalar var ki, katilin motivasyonunu çözdüğünüz an adalet duygunuz sarsılır. Bu 10 kitap, sizi suçlunun zihnine hapsederek ahlaki bir ikileme sürükleyecek. Kanunların bittiği yerde kendi adaletini yazanların, sayfalar ilerledikçe size 'Ben olsam ne yapardım?' diye sorduracak vaka dosyaları... 1️⃣ Hizmetçi (Freida McFadden): Adaletin yasal yollarla sağlanamadığı bir malikanede, suç ve ceza kavramlarının nasıl yer değiştirdiğini izlemek tam bir akıl oyunuydu. 2️⃣ Koku (Patrick Süskind): Grenouille bir canavar mı, yoksa dünyanın en sevgisiz dâhisi mi? Sırf o kusursuz kokuyu yaratmak için işlediği cinayetlerde, onun saplantılı dünyasına çekiliyorsunuz. 3️⃣ Yolcu (John Marrs): Katilin kurbanlarını seçme nedenlerini öğrendikçe, adaleti kendi elleriyle dağıtan bu görünmez güce hak verip vermemek arasında sıkışıp kalacaksınız. 4️⃣ Siyah Kan (Jean-Christophe Grangé): Katilin psikolojisinin derinliklerine, o kanlı geçmişe indiğinizde, vahşetin arkasındaki travmatik mantığı çözmeye başlıyorsunuz. 5️⃣ Terapi (Sebastian Fitzek): Gerçekle sanrının birbirine karıştığı bir odada, suçluyu ararken aslında zihnimizin bize oynadığı oyunları izliyoruz. Finalde, "Haklı olan kimdi?" sorusu masada kalıyor. 6️⃣ Zencefil Adam (Jean-Christophe Grangé): Suçlunun motivasyonu o kadar köklü bir felsefeye dayanıyor ki, sayfaları çevirirken kendinizi onun gözünden bakarken buluyorsunuz. 7️⃣ Gözlerini Sımsıkı Kapat (John Verdon): Katilin kurbanlarıyla olan geçmiş bağı ortaya çıktıkça, adaletin bazen ne kadar geç kaldığını anlıyorsunuz. 8️⃣ Koleksiyoncu (John Fowles): Aşık olduğu kadını bodrumuna hapseden bir sapkının iç sesini dinlerken kendinizi tehlikeli bir empati çemberinde bulacaksınız. 9️⃣ Trendeki Kız (Paula Hawkins): Gerçek suçlunun kim
Edebiyat & Roman
Davalar acılar içinde doğar, refah içinde ölür. Aliya İzzetbegoviç
Arşiv belgeleriyle çalışırken elinizdeki kazmayı nereye vuracağınızı bilmezseniz, bulduğunuzu sandığınız hakikat aslında geçmişin egemenleri tarafından oraya bilerek bırakılmış bir tuzak olabilir. Arşiv, tarihçinin sığınağıdır ama aynı zamanda en tehlikeli labirentidir; çünkü hiçbir belge masum ya da tarafsız değildir. Bilginin arkeoloğu, kazı yaparken hem belgenin ürettiği ideolojik illüzyonla hem de kendi zihninin bugüne ait önyargılarıyla savaşmak zorundadır. En yaygın akademik hata, arşivde bulunan resmi bir evrakı "mutlak ve tarafsız gerçek" olarak kabul etmektir. Resmi belgeler (örneğin Osmanlı’daki Mühimme Defterleri veya Tahrir Defterleri), devlet aygıtının kendi bekası, vergi düzeni ve meşruiyeti için ürettiği ideolojik metinlerdir. Bir ferman, merkezdeki iradenin taşraya neyi dikte etmek istediğini gösterir; ama taşrada o emrin gerçekten uygulanıp uygulanmadığını, yerel unsurların bu emri nasıl manipüle ettiğini söylemez. Belge fetişizmi, tarihi sadece "devletin kendi arşivinde görmek istediği kurgu" üzerinden okuma riskini doğurur. Tarihi, bugünkü kaçınılmaz sonuçlara ulaşmak için yürünmüş doğrusal bir yol gibi görmektir. Örneğin, Osmanlı'nın 17. veya 18. yüzyıldaki mali yapısal dönüşümlerini veya yerelleşme eğilimlerini (ayanların ortaya çıkışını), sırf sonraki yüzyılda "imparatorluğun çöküşü" yaşandı diye doğrudan "kaçınılmaz çöküşün kanıtları" olarak okumak teleolojik bir tuzaktır. Oysa o dönemdeki aktörler bir çöküşü değil, kendi dönemlerinin krizlerine karşı rasyonel çözümler üretmeye çalışıyorlardı. Tarih yazımının en ölümcül günahı olan anakronizm, geçmişi bugünün değer yargıları, ideolojileri, ahlak standartları veya kavramsal araçlarıyla yargılamaktır. 16. veya 17. yüzyıl Osmanlı toplumsal yapısını, henüz ortada ne endüstriyel kapitalizm ne de
1000Kitap
Günümüzde artık ordularla afyon gemilerini korumak gerekmiyor; bunun yerine patent yasaları, lobicilik faaliyetleri, uluslararası ticaret anlaşmaları ve agresif pazarlama stratejileri aynı işlevi görüyor. Mantık yine aynı; muazzam bir finansal kazanç uğruna kitlesel bağımlılıklar yaratmak veya hayati tıbbi mekanizmaları tekelleştirmek. Purdue Pharma adlı ilaç şirketinin ve arkasındaki Sackler ailesinin yürüttüğü strateji, Britanya'nın Çin'de yaptığının neredeyse tıpatıp aynısıdır. Şirket, 1990'ların sonunda OxyContin adlı çok güçlü bir ağrı kesiciyi piyasaya sürdü. Tıpkı 1898'de Bayer'in eroin için yaptığı gibi, bu ilacın da "bağımlılık yapma riskinin yüzde 1'den az olduğu" yalanını yaydılar. Agresif pazarlama taktikleriyle doktorları ödüllendirerek ilacı en basit ağrılar için bile reçete ettirdiler. Sonuçta milyonlarca sıradan insan yasal yollardan ağır opiyad bağımlısı haline geldi. Bu kriz yüzünden yüz binlerce insan aşırı dozdan hayatını kaybetti. Şirket milyarlarca dolar kazandı ve daha sonra açılan davalarda hileli iflas yollarıyla servetinin büyük kısmını korumayı başardı. Uyuşturucu bu kez kaçakçılarla değil, doğrudan doktor reçeteleriyle topluma zerk edildi. Büyük ilaç firmaları (Big Pharma), geliştirdikleri moleküllerin patentlerini uluslararası ticaret hukuku (özellikle TRIPS anlaşmaları) aracılığıyla o kadar sıkı koruyor ki, yoksul ülkelerin bu ilaçların ucuz muadillerini (jenerik ilaç) üretmesi uzun yıllar engelleniyor. Bunun en acı örneği 1990'larda Afrika'daki HIV/AIDS krizi sırasında yaşandı. Batılı şirketler, hayat kurtaran kombinasyon ilaçlarının Afrika'da ucuza üretilmesini engellemek için Güney Afrika hükümetine davalar açtılar. Parası yetmeyen milyonlarca insan göz göre göre hayatını kaybetti. Finansal sermaye, tıpkı sömürgecilik dönemindeki gibi
1000Kitap