Bir kitabın ilk sayfasını açarken bazen insan sadece bir hikâye okuyacağını düşünür. Ama bazı kitaplar vardır ki daha ilk sayfalarda bunun sıradan bir okuma olmayacağını hissettirir. Kinyas ve Kayra benim için tam olarak böyle bir kitaptı.
Okudukça fark ettim ki bu roman sadece iki karakterin hikâyesini anlatmıyor. Aslında insanın içindeki boşluğu, öfkeyi ve anlam arayışını anlatıyor. Kinyas ve Kayra iki arkadaş gibi görünse de aslında hayata iki farklı tepkiyi temsil ediyorlar. Biri her şeyden vazgeçmeye yaklaşırken, diğeri tutunacak küçük bir neden arıyor.
Kitap ilerledikçe olaylardan çok düşünceler ağır basmaya başlıyor. Sayfalar arasında dolaşırken bazen bir cümlede uzun süre durup düşündüğüm oldu. Çünkü bu romanın en güçlü tarafı hikâyeden çok insanın zihninde bıraktığı sorular.
Okurken zaman zaman yorulduğumu da söylemeliyim. Bazı bölümler karanlık ve sertti. Ama tam da bu yüzden kitabı bırakmak yerine daha dikkatli okumaya başladım. Çünkü yazarın asıl derdi bir macera anlatmak değil, insanın iç dünyasını ortaya koymak gibi geldi bana.
Kinyas ve Kayra benim için sadece bir roman olmadı. Yalnızlığı da okudum, öfkeyi de, umutsuzluğu da… hatta bazen insanın kendisinden kaçma isteğini bile.
Kitabı bitirdiğimde aklımda şu düşünce kaldı:
Belki de insanın en zor mücadelesi dünyayla değil, kendi zihniyle verdiği mücadeledir.
Ve bazı kitaplar bittiğinde rafta kalır.
Bazıları ise insanın içinde kalır.
Kinyas ve Kayra benim için ikinci türden bir kitap oldu.