Şener Aksu/Annemin Romanı
Çukurova’nın Yaşar Kemal’i varsa bizim de Şener Aksumuz var
Bir anne düşünün, hem falcı,hem rüya yorumcusu, masal anlatıcısı. Her şeyden önce bu annenin kamanlar gibi mistik bir yönü var doğanın dilinden anlayan, kolay kolay pes etmeyen savaşçı bir ruhu var işte böyle bir annenin yaşamını anlatmaya çalışmış Şener abi, eminim ki bu anlattıkları %10 bile değildir çünkü bilirim bizim oranın kadınlarını.
Roman buram buram Artvin kokuyor, Kah dağlarda gezerken, kâh çayır biçerken kâh çobanlık ederken bulursunuz kendimizi hem de canlı canlı içinde yaşayarak.
Hikayenin sıcaklığı hemen sarıyor sizi ve içini alıyor bir masalın tadında , satırlar su gibi akıyor, bir çocuk merağı sarıyor yüreğinizi okurken.
İçinde sosyolojik gerçeklerden izleri bulabileceğiniz bir roman özellikle 1960‘ların Türkiyesinin kırsal yaşamına dair izler , o ezilmişlik çaresizlik içinde direnişin umudunu görürsünüz
Ayrıca köyden kente- kentten köye göç’ü anlatan 1960- 70 lerin Türkiyesini içinize çekiyorsunuz , zaman zaman dönemin toplumsal cinsiyet rolleri ,kadının toplumdaki yeri ve konumuna dair atıflarda bulunuyor . Bu bakımdan kitap toplumsal gerçeklik tarzında yazılmış bir kitap, her ne kadar biyografik bir kitap olsa da yazarın çocukluğuna dahil izler de barındırması bakımından otobiyografi tarzında da bir kitaptır
Yani toplumsal gerçeklikle yazılmış, biyografik ve otobiyografik bir romandır.
Yazar bir idealin peşinden koşmaktadır annesinin ruhu rahat etsin diye ondan kalan son hatırası -saçlarını - annesinin ruhunu da yansıtacak bir yer bulup gömmek istemektedir acaba yazar bu idealini gerçekleştiriyor mu?
Şener Aksu aynı zamanda şair olduğu için bu özelliğini romanlarında da görmekteyiz, bu yüzden de, romanın içinde şiirlerine yer verirken, romanın şiirsel bir
Annemin RomanıŞener Aksu · Aydili Sanat Yayınları · 20262 okunma
Asiye 1, aslında komik bir kitap. Halenur Çalışan Gürbüz'ü Bilge Çocuk'ta yayınlanmış Dayım ve Ben adlı köşesinde görmüştüm. Kitabı okudum ve bitirdim. Komik bir kitap. Olaylar Asiye'nin içindeki rahmetli babaannesi Deli Asiye'nin onu yönlendirmesiyle olaylar başlıyor. Bir de arkadaşları Neşe ve Sevilay'da ona destek verince maceralar kontrolden çıkıyor. Açıkçası Asiye olayların sonrasını düşünemiyor. Hedefine ulaşmak için haylazlık yapıp ulaşıyor ancak bir süre sonra amacı onun için kötü oluyor çünkü pek empati kurmuyor. Hatta "Ben, Deli Asiye'nin yönlendirmesiyle bunları yaptım." diyor ama olmuyor. Eğer sizde okulu sevmiyorsanız ya da okulda haylazlık yapınca ne olacağını merak ediyorsanız Asiye 1'i okuyabilirsiniz.
(Not: Lütfen bu kitaptaki davranışları yapmayın yoksa kötü sonuçlar doğurabilir. Benden söylemesi.)
90'ların başında biri komünist, diğeri ehl-i tarîk olan iki dayım vardı, benden 6-7 yaş büyükler.Beraber büyüdük sayılır...İkisi de taban tabana zıt fikirleriyle beni etkilemeye çalışırlardı, ben de çocuk halimle rüzgar nereden eserse öyle takılırdım:) Ahmet Kaya ve Edip Akbayram dinlerdik küçük olanla, büyük bir ciddiyetle defalarca çevirirdik kasetleri... Şimdi o şarkıların sözlerini şiir halinde okumak çok kiymetli bir deneyim oldu benim için. Memlekette de , şahsi hayatlarımıza da o köprülerin altından çok sular geçti ama ben hiç kopamadım Ahmet Kaya'dan ve şarkı sözlerinin yazarı Yusuf Hayaloğlu'ndan...
Hey koca Yusuf!
Yusuf'cuk, ah yusufçuk!
Rüzgarlara savurdun hep, şarkını.
Herkesten saklandın,
Her şeye gücendin durdun.
Yoruldun,
İflah etmezsin sen.
Ömrün gitti bir yana
Hüznün gitti bir yana,
Şiirin kaldı ortada...
Yusuf HayaloğluGözleri İntihar Mavi
Gözleri İntihar MaviYusuf Hayaloğlu · Ağaç Kitabevi Yayınları · 20091,213 okunma
Önce sarhoş sonra zengin sonra mason sonra savaş sonra esirlik sonra aile ve huzur ben bunların hiçbiri olmadan bu kitapta hepsi birden oluverdim Tolstoy dayım yazmış be
Bu yazıya kadar, hakkında yazdığım kitaplar, özellikle de romanlar, hep gelip beni bulmuşlardı. Karşıma çıkmakla kalmayıp bir şekilde beni etkileyen bu kitaplar henüz bitmeden, zihnimde tahlil cümleleri dolaşıma giriverir, haliyle de dayanamayıp o eserler hakkındaki analizlerimi satırlara dökmek zorunda kalırdım. Dergimizin bu sayıdaki ana temasının ‘Ankara’da Edebiyat’ olacağı kararlaştırıldığında bir kere daha bana kitap analizi düştü. Böylece ilk defa bir roman hakkında yazmak için bizzat arayış içine girmiş oldum.
Elbette Ankara’mız, edebiyat dünyamızda hatırı sayılır bir alan işgal ediyor ancak roman söz konusu olduğunda bu alan bir hayli daralıyor. Konusu bütünüyle ya da büyük oranda Ankara olan roman sayısı ne yazık ki bir elin parmaklarını geçmiyor.
Ankara ile alakalı roman söz konusu olduğunda, edebiyata ilgisi biraz yoğun olan birçok kimsenin olduğu gibi benim de aklıma ilk gelen Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ‘Ankara’sı oldu. Lakin bu roman, hakkında ziyadesiyle yazılan, birçok analize konu olan eserlerden biriydi. Ayrıca, İbrahim Eryiğit Hocamız, bu sayı için hazırladığı ve önceden vâkıf olduğum hayli zengin içerikli yazısında, söz konusu kitapla ilgili de kısa ama tatmin edici bilgilere yer veriyordu. Ve ilk seçenek böylece elendi.
Bir de ‘Yaşanmayanların Romanı’ vardı tabii. Muhammed Ali Koçak ile tanışmama ve dergimizin yazarlarından biri olmasına vesile olan bu roman hem neredeyse bütünüyle Ankara’da geçiyor hem de Ankara’nın kadim tarihine dair birçok bilgi içeriyordu. Lakin onun hakkında da yakın zamanda web sayfamız ve e-dergimizde bir analiz yayınlamıştım.
Araştırmamı sürdürürken nihayet istediğim özelliklere sahip romanı yakaladım. Hem adı hem de hikâyesi Ankaralıydı. Başta da ifade etmeye çalıştığım gibi bu sefer kitabı ben arayıp bulmuştum;
Vanya Dayı: Boşa Geçen Ömrün Sessiz Çığlığı
Çehov’un o meşhur "eylemsizlik" ve "boşa geçmişlik" hissini, gerçekten anlayacaksınız.
Eşim bu akşamki tiyatro oyunu için biletleri aldığında, itiraf etmeliyim ki biraz mesafeliydim. Çehov’un kasvetli tarzı, daha önce okuduğum Vişne Bahçesi ve Süs Köpekli Leydi , gibi eserlerindeki o ağır hava beni hep biraz mesafeli tutmuştu. Ancak dün akşam eşimle Rusça orijinal filmini altyazılı izleyip youtu.be/bQQz__f6cy8?si=..., bu sabah da oyunu okuyunca fikrim değişti. Bu Vanya Dayı çok daha sarsıcı, akıcı geldi bana.
Neden bazı insanlar sadece başkalarının hayatı için yaşar?
Sonya ve Dayısı Vanya… Bir "profesörün" gölgesinde, onun abartılmış itibarı ve konforu uğruna kendi hayatlarını yok sayan iki insan. Taşrada geçen yıllar, verilen muazzam emek ve tüketilen koca bir ömür. Karşılığında elde kalan ise sadece derin bir hayal kırıklığı ve geç kalmışlık hissi.
Emeğin ve "İhtimalin" Trajedisi
Vanya’nın isyanı çok hüzünlü. *"Eğer fırsat verilseydi bir Dostoyevski, bir Schopenhauer olabilirdim"* derken, aslında bir iddiada bulunmuyor; bir ağıt yakıyor. Mesele gerçekten o büyük isimler olmak değil; mesele, insanın içinde taşıdığı o eşsiz potansiyelin, başkalarının bencilliğine hizmet ederken sessizce sönüp gitmesi. Başkaları parlasın diye kendi ışığını söndürenlerin hikayesi bu.
Sevilmenin Adaletsizliği ve Sonya
Sonya, oyunun en kırılgan ama en gerçek karakteri. Sonya'nın sorusu şu: "Güzel olmayan insanların birini sevmeye hakkı yok mu?" Bu soru sahneden çıkıp doğrudan hayatın tam merkezine düşüyor. Herkes gösteriş budalasına döndüğü bu çağda yaşıyoruz.
Sevginin bile bir "şarta" bağlandığı dünyada Sonya’nın çaresizliği, insanı kendi vicdanıyla yüzleştiriyor.
**Son Perde: Yaşamak mı, Katlanmak