Karar vermekten duyduğumuz kaygı, zamanı durdurmak ve ebedileşmek yönünde gizli bir dilekten değil, olanı olabilecek olana uydurma şeklindeki gerçekleşmemiş dilekten kaynaklanır.
Çocuğun temel ihtiyacı olan sevgi, yakınlık, şefkat gibi olumlu duyguları bilerek kesmek, korkunç ve çok acımasız bir cezadır. Nasıl ki çocuğu bazı geceler evden atmak gibi bir hakkınız yoktur, aynı öyle, çocuğa bazen kucak açıp bazen olumlu duyguları göstermeyi kesme gibi bir lüksünüz yoktur. Çocukla ilişkinizi, bir ev gibi düşünün. Ev, aynı zamanda iç dünyadır. Burası çocuğun onu zorla içine doğurduğunuz, yaşayabileceği tek alanıdır. Bu duygusal
alandan çocuğu tekmeleyip atmanın, ona içeride yer olmadığını söylemenin, bir çocuğu reel hayatta sokağa atıp evde yer hak etmediğini söylemekten ne farkı vardır? Bu çocuk daha sonra kendisine nasıl bir ev kurarsa kursun rahat edemez, dünyada -reelde yahut herhangi birinin kalbinde- kendisine ait bir yer hak edebileceğine inanamaz. Masallarda, edebiyatta, rüyalarda da "ev"in iç dünyayı temsil etmesi nedensiz değil. Hassas insanların ortak alanları paylaşmakta sorun yaşaması, kendilerine ait fiziksel bir alan edinmelerinin duygu dünyalarında önemli olması, bununla da ilgili
Bir insanın en çok öfkelendiği kişi çocuğudur; çünkü insanın, kendisine ait olduğunu kabul etmek istemediği kötü taraflarını yansıtacağı (projection) en kolay kurban kendi çocuğudur; üstüne üstlük, bu yansıtma (projection) ve
yansıtmayla ilişkili verdiği tepkiler, başkaları tarafından
eleştirilmeyeceği, "anne-babalık" adı altında örtbas edileceği için kişi daha rahat davranır. İşte bu yüzden, kişinin en çıplak, en gerçek hali, çocuğuna öfkelendiği zamanki halidir.