Arif ve bön...
Arif ile Bön: Hayatı "Okumak" ve "Seyretmek" Arasındaki Derin Uçurum Hayat, herkesin önüne aynı sayfayı açar; ancak her insan o sayfayı kendi idraki kadar okur. Kimileri satırların arasındaki saklı manaları, sessiz çığlıkları ve eşyanın arkasındaki hakikati tek bir bakışta sezer; kimileri ise en berrak görüntünün karşısında bile kör bir döngünün içinde kalır. İşte bu iki farklı insan felsefesi, kadim kültürümüzde iki kelimeyle mühürlenmiştir: "Arif" ve "Bön". Peki, dünyayı bir arif gibi görebilmek ile bir bön gibi sadece seyretmek arasındaki o derin fark nerede başlar? Zahire Takılmak ile Batına Nazar Etmek Bönlük, sadece cehalet demek değildir; bönlük bir "görememe" ve "yüzeysellik" halidir. Bön insan, dünyaya sadece göz kapaklarının izin verdiği kadar bakar. Önüne konan bir nesneye, karşılaştığı bir insana ya da yaşadığı bir olaya sadece dış görünüşüyle, yani "zahiriyle" değer biçer. Kılık değiştirmiş bir hakikati, sade bir libasın altına gizlenmiş bir cevheri tanıyamaz. Çünkü onun kıstasları biçimseldir, kalıplara dayalıdır. Arif ise "nazar" sahibidir. Bakmakla yetinmez, görür. O, eşyanın ve insanın dış kabuğunu delip özüne, yani "batınına" ulaşmayı bilir. Arifin gözü keskindir; mesleğinin, tecrübesinin veya gönül gözünün kazandırdığı o sezgiyle, en karmaşık durumların içindeki asıl manayı bir çırpıda ayırt eder. Sadelikteki ihtişamı, sessizlikteki feryadı ilk o fark eder. Kelimelerin Ötesindeki Dil: Remizler ve Lisan-ı Hâl İnsanlar sadece kelimelerle konuşmaz; asıl iletişim kelimelerin bittiği yerde, "lisan-ı hâl" ile başlar. "Bön insan", iletişimi sadece seslerin ve harflerin harcanmasından ibaret görür. Sözün alt metnini, imasını, edebini ve taşıdığı derin felsefeyi kavrayamaz. Açıkça söylenmeyen her şey onun için bir bilinmezdir. "Arif olan ise",
dericilik eğitimi almış ( debbağ )
…Bir sanayi mektebini bitirdikten sonra dericilik tahsil etmek üzere nedense İtalya'ya gönderilmiş… Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Trabzon'da Neden Yahudi Yok?...
Evliya Çelebinin Seyahatnamesinde yahudiler ile ilgili aktardığı acayip bir olay. Bunlar lanetli kavim gerçekten. Zerre değişme yok melunlarda. Bugün de Epstein ile aynı şeyin yaşandığını öğreniyoruz. Buyrun; Trabzon şehrinde yahudi kavmi olmamasının aslı odur ki Sultan I.Selim Han hâkim iken iki kardeş bu şehir içinde kaybolur. Vilâyetin bütün yöneticileri halkı ellerinden gelen gayreti gösterirler ancak bulmakta başarılı olamayıp vazgeçerler. Sonunda günler geçer, bir gün pazarda bir parlak kırmızı ve bir yıldızlı sarı sahtiyan (boyanmış, cilalanmış deri) satılır. Ne hoş sahtiyan olur diye elden ele gezerken bir ârif-i billah dervişin eline geçer. Sahtiyana bakarken görse ki sahtiyanın üzerine bir çeşit şifreli tuhaf bir yazı yazılmış, ama yazı olduğu belli değil, eğer dikkatlice bakılırsa yazı olduğu ancak anlaşılır. Sözün kısası bu derviş bu sahtiyanları alıp iyice dikkat ederek bakınca zar zor okur: “Ey bizim ahvalimize vâkıf olmak isteyen, 20 senedir debbağ (deri işleyicisi) Yahudiler elinde zirizeminlerde (yer altında) mahpus olduk. Allah rızası ve Resûlullah şefaati için bizi kurtarıp tâ ki acayiplikler göresiz” diye sahtiyanlar üzere yazılmış. Hemen gayretli derviş eteğini toplayıp doğru Şehzade Selim'in huzuruna varır, anılan yazıyı okuyunca bütün asker pür-silah olup Debbağhane Kapısı’ndan dışarı çıkıp bütün debbağ yahudi işyerlerini basıp yazılan mağarada adı geçen kardeşleri bulurlar. Görseler ki iki güneş parçası **mazlumların arkalarındaki derilerini yüzüp birbirine arka arka yapıştırıp debbağlık işlerler. Biri işbaşında ayak üzerinde olduğunda öbürü arkasında yüklü arkası üzere durur. Altındaki kardeşinin işi bitince arkasındaki
Cereyan
Katran yorgundur mestândan yere göğe, Debbağ ile seyrân, hâr ile tufan bir gün durağan. Taşır ayân,demlenir daima taşa dönüşür bu amân. *********************** ✍️Pakize Özcan
nur-i tevhid ile pak et kalbini eyle debbağ talib-i hakk olana bir lahza yok gaflet mesağ nara yanmak şan olur nur-i visal uşşakına yanmadıkça nara ermez nura hiçbir şebçerağ -abdurrahman sami saruhanî
Mesnevi'den hikâye: Debbağ ıtriyat dükkânı...
Güzel koku (ıtrıyyât) satanlar çarşısına varan birinin aklı başından gitti; iki büklüm oldu. Kerim ve cömert koku satıcılardan gelen ıtır kokusu, başını döndürdü, yere düştü! O, kendinden bihaber, gün ortasında, yol uğrağına bir leş gibi yıkıldı, kaldı. Derhal halk, başına toplandı. Herkes “Lâhavle…” çekmekte, derdine derman aramaktaydı. Birisi, eliyle kalbini yokluyor, öbürü yüzüne gülsuyu serpiyordu. Bilmiyordu ki o alanda onun başına ne geldiyse gülsuyundan geldi. Birisi bileklerini, başını ovuyor; öbürüsü harareti düşsün diye samanlı ıslak balçık getiriyordu. Biri ödağacıyla şekeri karıştırıp tütsülüyor, başka biri elbisesinin bir kısmını soyup üstündekileri hafifletiyordu. Birisi nasıl atıyor diye nabzını yokluyor, öbürü ağzını kokluyordu. Şarap mı içti, esrar mı, yoksa afyon mu yuttu, anlamak istiyordu. Halk, onun neden bayıldığını anlayamamış, şaşırıp kalmıştı. Falan adam feşman yerde perişan bir halde düşüp kaldı diye derhal akrabalarına haber gönderdiler. Neden bayıldı, ne oldu da leğeni damdan düştü? Kimse bilmiyordu! O iriyarı debbağın (dericinin) bilgili ve anlayışlı bir erkek kardeşi vardı; hemencecik koşa koşa geldi. Yenine biraz köpek pisliği almıştı; halkı aralayıp, kardeşinin yanına sokuldu. “Ben, neden hastalandı biliyorum” dedi… “Hastalık teşhis edildi, sebebi bilindi mi tedavisi kolaydır. Sebebi bilinmezse tedavisi güçleşir… Hangi ilaç iyi gelecek? Yüz türlü ihtimal vardır. Fakat sebebi bilindi mi iş kolaylaşır. Sebeplerini bilmek, bilgisizliği giderir.” Adam kendi kendine, “Onun iliğine, damarına kat kat köpek pisliği sinmiştir. Rızkını elde etmek için her gün, akşamlara kadar pisliğe gömülmüş, tabaklığa gark olmuştur.” dedi. Calinus(Galenos) da öyle demiştir: “Hastaya, neye alışkınsa onu ver! Aykırı olan şeylerden zahmet çeker; onun için