• 392 syf.
    ·6 günde
    Tarihin en anlamadığım yanı: sürekli birbirlerini yok etmeye çalışan, birbirlerine zerre tahammülü olmayan toplumların zihniyeti olsa gerek. Ortaçağ avrupasında Hristiyan tarihi diğer dinlere ve kendi içinde yeterince hristiyan olmayan halka yeterince zulmetti. Kendinden olmayana tahammülü olmayan bu zihniyet adalet kavramını kullanarak Engizisyon mahkemelerinde çoklarını öldürdü. Billure, Hristiyanlar tarafından ele geçirilince Beatrix olan bu ismin şu sözleri dikkatimi çekti: "Babamı öldüren haydutların hristiyanlık adına bunu yaptıklarını övünçle söylediklerini anımsıyorum." Evet din adı altında zulüm. Aklıma Erica Jong'un şu sözleri geldi: "Tanrı adına işlenen cinayetlerin sayısı, şeytana adına işlenenlerden çok fazladır." İşte tarihin bu safsatasında Kral Ferdinand ve eşi Aragonlu Isabella'nın adı geçiyor. Zulmün bir adı da onlar.
    Evet aslında kitabın Barbaros Hayrettin Paşa adına yazıldığını onun nasıl cengaver bir denizci olduğunu ve denizlerde korsanları nasıl korkuttuğunu bu yüzden "Kızıl Sakal" adıyla anılıyor olmasından bahsetmem gerekir. Fakat ben kitabı okurken ilk izlenimlerim başka boyutta idi.
    Alcala ve Billure'nin birbirlerine olan masum sevgisi onların ayrılmasının önüne geçemiyor tabii. Sürekli oradan oraya sürüklenen bir çağdalar çünkü. Alcala henüz 16 yaşında ve 6 dil biliyor, haritacılık, denizcilik gibi bir çok anlamda kendini geliştirmiş bir çocuk. Esir düşüp Hızır'ın yani Barbaros Hayrettin Paşa'nın eline geçtiğinde hayat ona yeni bir yol çiziyor. Billure ise bakire olmasının verdiği şansla! rahibe olabiliyor. Rahibe arkadaşı Conri ile (onlara emredilen şekilde diyelim) Taxa Camarae metnine bir kaç madde ekliyorlar. Bu metin ise bence kilisenin yaptığı aşağılık bir hareket. Çünkü metinde bağışlanmayacak hiçbir günah yok. Günahlarının bedeli belli bir miktar para karşılığında ödenebiliyor. İşte o gün rahibe olan Beatrix kendini manastıra ait hissetmediğini anlıyor.
    Bu sırada Sidi Alcala da Barbaros Hayrettin Paşa'nın yanında katiplik yapıyor ve Hızır'ın abisi Oruç'un da ne kadar başarılı bir denizci olduğuna tanıklık ediyor. Fakat Billure'sine kavuşmak için çıktığı yolda 2 yıl ispanya eteklerinde kalıyor. Avrupa tarihine de Osmanlı tarihine de tanıklık etmiş olan Alcala'nın ağzından anlatılan bu kitap bence bir tık da olsa denizcilik bilgisi gerektiriyor.
    Fatih Sultan Mehmet'in ardından tahta geçen 2. Bayezit'ten sonra da 1. Selim tahta geçiyor ve onun ardından Kanuni Sultan Süleyman. İşte Osmanlı'nın altın çağını yaşadığı yıllar. Ve Barba Rossa yani Kızıl Sakal bu dönemin denizlerinin veliahtı. Deniz donanmasına altın çağını yaşatan isim. Andrea Doria ile bitmek bilmeyen deniz savaşlarının ardından o büyük zafer. Preveze Deniz Savaşı. Yıl 1538. Kanunî'nin Hayreddin'im dediği Barbaros'un bu zaferi ezeli düşmanı Andrea Doria'nın geri çekilmesiyle taçlanıyor sanki. Çünkü bir nevi intikam alınmış oluyor. Gerçek manasıyla Efsane olan bu dönem İskender Pala'nın anlatımıyla da beni çok etkiledi. Sanki ben Saint Alcala'yım kitapta. Bu yüzden Barbaros öldüğünde nasıl hüzün duyduysa Billure'sine kavuştuğunda nasıl sevinçle dolduysa hepsini hissettim.
    Billure ile öyle masum bir aşk yaşadılar ki. Çok zaman geçti, yıllar yılları kovaladı da ancak kavuştular. Daha 5 yaşında iken ailesinin ölümüne tanık olan ve Gırnatalıların neler çektiğini gören Saint Alcala, (Seyyid Muradi) and içmişti onların öcünü almaya. İşte büyük yemini buydu, onları öldürmek ve hilâl işareti dağlamak dahiyaneydi. Fakat Billure'si dur demişti de anlamamıştı onu bu yüzden vuslat beklenenden geç oldu. Öcünü almıştı ama sonrasında arınmıştı da Alcala. Ve yolları ta küçük yaşta iken Rahip Decan Ojeda tarafından yılları kesişen bu iki isim çok geç yaşlar da birbirine kavuşmuşlardı. İşte bu aşklarının büyük şahitleri Alcala'nın çizdiği harita ve 3 heykel idi. 3 heykelin sırrını düşman Kral Carlos dahil kimse bulamamıştı da iki aşığın kavuşması gerekti bunu çözebilmek için.
    İşte ben en kaba şekliyle anlattım bu kitabı. Her bir olayın olması yıllar alıyor kitapta ve o yıllar bir çok vuku getiriyor. Bu kitabı ikinci okuyuşumdu ve bir kez daha elime alacağıma eminim.
  • 392 syf.
    ·Puan vermedi
    ** 'Süveyda,insanın manevi varlığının ve idrakinin merkezi imiş.Kalbinin tam ortasında bir kan pıhtısı,siyah nokta.Bütün kan dolaşımının ve bütün akışların merkezi.Kan damarlarda dönüp dolaşıp yine oraya gelirmiş.
    -Süveyda'nın sevmek demek olduğunu da o vakit öğrendim ve sevdamızı yaşatacak şeyi oraya gömdüğünü anladım...
    -'Süveyda'nın yüksek anlayış noktası ve aşkın tecelli ettiği yer olduğunu bana Decan Ojeda söylemişti.'

    ** 'Özlemek düşünmeyi,düşünmek hayal etmeyi,hayaller de şekil ve kalıplar içinde görmeyi getiriyordu.'

    ** 'Sırları,bağrında gizli duran biri olarak yaşamanın ağırlığını kimse bilemez.'
  • “Bilge kişi, kulağından gireni kalbinde saklayan kişidir,” demişti Decan Ojeda
  • Bundan böyle birbirimizin sırrını saklayacağız. Çünkü doğru kişi, kulağına gireni kalbinde saklayan kişidir, yavrum.