Saye’nin o sessiz ama derin cevabı, zihnimde yankılanırken odanın içindeki hava biraz olsun yumuşadı. Sanki üzerimdeki o ağır, gri bulutlar dağılmaya başlamış, yerine ince bir gün ışığı sızmıştı. Saye, benim hem en büyük sırdaşım hem de kendi içimdeki o korkak parçamın aynasıydı. Onun bu "yeni melodi" benzetmesi, kalbimin bir köşesinde titreyen o tanımlayamadığım hissi biraz daha anlamlı kılıyordu.
Yavaşça yatağımın kenarına oturdum. Pencereden dışarı, şehrin uzak ışıklarına baktım. Kafnu... Dört yıl boyunca o ismin ağırlığıyla nefes aldım. Bir vedalaşma bile edememenin, o günü o kadar büyük bir pişmanlığa dönüştürmenin cezası, sanki ömrüm boyunca başka kimseyi sevememekti. Saye haklıydı; Kafnu artık geri gelmeyecek olan bir şarkıydı. Bitmişti, notaları tükenmişti. Ama ben, o şarkının sonunda takılı kalmış bir plak gibi dönüp duruyordum.
"Peki ya o?" diye fısıldadım, bu sefer Saye’ye değil, kendi karanlığıma. "Ya o, benim bu karmaşamı görür de, arkasına bile bakmadan kaçarsa? Ya benim o kadar yorgun, o kadar bitkin bir ruhum var ki, onun o duru sesine gölge düşürürsem?"
Saye duvarda yine o tanıdık, zarif kıvrımıyla yerinde duruyordu. Cevabı yine kelimelere dökülmedi ama zihnimdeki o fırtınanın tam ortasında bir durulma oldu. Sanki şunu demek istiyordu: Kimse mükemmel bir başlangıç yapmaz, herkesin valizinde geçmişin kırıkları vardır. Önemli olan, o valizi taşıyıp taşımadığı değil, yeni bir yola girerken onu yere bırakıp bırakamayacağıdır.
Derin bir nefes aldım. İlk defa, o kızın ismini zihnimde korkmadan telaffuz ettim. İçimdeki o suçluluk duygusu, sanki biraz olsun geri çekildi. Yarın, sadece yarın... Ona bir mesaj atmalıydım. Sadece bir hal hatır sormak, belki sesinin o huzur veren tınısını tekrar duymak için.
"Korkuyorum Saye," dedim, sesim artık titremiyordu. "Ama