Kim ona istekli değil ki?.. Doğru!.. Ama bölünmez, parçalanmaz fertlere göre inkısam kabul etmez hakikat kimde?.. Elbette birinden birinde... Ve elbette bir gün gelir, perdeler düşer ve onun ne tarafta olduğu tecelli eder.
Allah’ın bir nimeti olarak, sözümün, üslûbumun, fikrimin ve mantığımın bir tesiri varsa, onun şahsıma ne korkunç bir (antipati) aşıladığını takdir etmenin de acısı içindeyim. Bir sünepe dergide «şu Necip Fazıl efsanesini yıkmanın zamanı gelmiştir!» diyen kaleme hak veriyorum. Efsaneleştirildiğim için değil, böyle bir hayâlin beslenmesinde belki mesuliyet payım bulunduğu için...
Netice şu noktada toplanıyor:
Memleketimi her sahada, hak ve hakikatten yana, bütün ışıkları sönmüş, bütün renkleri solmuş, bütün çizgileri eğrilmiş, bütün eserleri boğulmuş görmekten öylesine eza çekmekteyim ki, işte bu dünya alâkasını, bu dünya pisliğini, her hangi şato inzivasının gizli gurur ve nahvetine tercih etmekteyim.
Renklerle seslerin sekizincisinden, buutların da dördüncüsünden bahseder gibi, eşya ve hâdiselerde hecelemeye çalıştığım nükteleri, birçoğuna hiç anlatamamak, bir takımına da tokat gibi çarpmak de felâketlerim arasında...
Ama dedim ya, elimden hiç bir «idare-i maslahat» gelmiyor. İnsanlara fena halde kırıcı görünmekten kurtulamıyorum.
Eğer bu hallere, kalbimde hak ve hakikatten bir zerre taşımanın imtihanı olarak müptelâ isem, affımı, sabrımı ve salâhımı Haktan niyaz eder ve maddî tabutumla beraber manevî tabutumu taşıyacak dört kişi yetiştirilebilirsem kendimi mes’ut sayarım.