Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.
Uzun zaman sonra okuduğum bir kitaba bu kadar bağlandığımı hissediyorum. Her gün hatta her dakika ayrı bir olayın çemberinde olan bu aile sizi içine hapsediyor ve o dört duvarlar arasında bir köşede kendinizi buluyorsunuz. Hikayenin asla durmaması, her bir aile üyesinin bambaşka hayatlarını bir göz odaya sığdırmaya çalışmasındandır elbette. Atiye ve onun peşini asla bırakmadığı batıl inançlar hurafeler silsilesi, Huvat’ın yeşil kitapları, oğlanların bitmek bilmeyen karmaşık iş hayatı, Nuğber’in günlerce beklediği kısmeti, kocasından çekmediği kalmayan sessiz Zekiye ve doğduğu andan itibaren alnından silemediği lekesiyle Dirmit… En çok yüreğimde yer edinen, yer yer onu okurken kendi çocukluğumla göz göze geldiğim karakterdi Dirmit. Ailesinin asla dinlemediği, anlamadığı, hayalgücü sınır tanımayan, onların cahil tabuları altında ezilmeye mahkum edilen bir kız çocuğunun o karmakarışık hayatta, her türlü baskıya rağmen nasıl kendisi olmak için çabaladığını görüyoruz. Çok güzel ve çok anlam içeren dopdolu bir kitaptı.
…Atiye gelinini ağlarken görünce içinin çok yandığını, intizar ederse, “şıp!” diye tutacağını söyleyip oğluna intizar etmedi. Yalnızca onu kendi vicdanına havale etti. Gelinini, ite peri kızı olunmayacağını söyleyerek Halit’in ayağınun dibinden kaldırdı. Yatağına yatırdı.
Dirmit kutu kutu evlerin damında tutan karın, insanların acılarına dayanamayıp eridiğini öğrenince şaşırdı. Onun tuttuğu damlardaki tüm evlerin içini görmesine sevindi. “Keşke ben de kar olsaydım,” dedi.