Babamın iş gezilerinden birinde yolda geçerken arabanın penceresinden gördüğüm bir manzarayı yıllar bana hiç unutturmadi. Çevresinde bir daire çizilen bir adam etrafını kuşatan bir kalabalık tarafından sürekli taslaniyor, adamsa o dairenin dışına çıkamıyordu. Adamın yezidi olduğu söylendi. Bir azınlık toplumu olduklarını, şeytana taptıklarını, inançlarına göre tavuskuşunun ve dairenin kutsal olduğunu, bu yüzden çizilen daire silinmeden icindekinin dışına cikamadiklarini öğrendim. Bu inancı gülünç bulanların da başka türlü görünmeyen daireler içinde oldugunu ve bunun dışına cikamadigini çok sonra öğrenecektim. Tıpkı daha geniş bir coğrafyaya çıktığımda, dünyanın her yerinde her türlü azınlığın nasıl taşa tutulduğunu anladığım gibi.
Küçükken de böyleydi; karışık saçlarını ananesi sık tarakla açmaya kalkınca tepinir, ortalığı yıkardı. Acıdan!.. Şimdi de duymuyor musun? Daha kötüsünü, acının ötesinde bir şeyi, içinde yerleşip kök saldı sandığı şeylerin, süt dişleri gibi bir iki sallanmayla dökülüverdiğini duyuyordu. Hem de istekle ısırdığı anda.
Basit biri olmaya çalışıyorum ben. Karmakarışık, bulanık, çek çekebildigin yere şeylerden hoşlanmıyorum. Doğada karmasikilik bulanıklık yok. Kafamızda o. Görevimiz onu çözmek, kurtulmak ondan; içine batıp mutluluk düşleri görmek değil.