“Ben kimseye kendimi anlatmak zorunda değilim; çünkü anlayan zaten suskunluğumdan anlar, anlamayanla da konuşacak bir hikâyem yok artık. İnsanların gerçek yüzünü görmek için çok büyük savaşlara gerek yok, sadece biraz zaman ve biraz sessizlik yeter. Ben çok şey yaşadım; güven dedikleri şeyin ne kadar kırılgan, sözlerin ne kadar boş olabileceğini erken öğrendim. O yüzden artık herkesi kalbime almıyorum, çünkü orası herkesin kalabileceği bir yer değil. Benim çizgim net: Ya adam gibi durursun ya da benim hayatımda hiç durmazsın.
Kimseye kin tutmam ama herkesi de aynı yere koymam. Bir kez değerin düşerse, eskisi gibi yükselmezsin bende. Çünkü ben affeder gibi yapıp unutanlardan değilim, sadece susup yoluna devam edenlerdenim. Bazı insanlar kaybettiğini anlayınca geri döner, ama iş işten geçmiştir; çünkü ben o kapıyı çoktan içimden kilitlemiş olurum.
Benim hikâyem kolay yazılmadı, o yüzden herkes okuyamaz. Her gülüşümün arkasında bir savaş, her sessizliğimin içinde bitmiş bir defter vardır. Bana ağır gelen insanlar değil, gereksiz yük olan hislerdir. Ben artık kimseyi taşımıyorum; kim neyse orada kalsın. Çünkü insan en çok kendine yük olana değil, en çok değer verdiğine kırılıyor.
Son sözüm şudur: Ben kaybettiğim şeyleri aramam, çünkü kaybettiysem zaten benim değildir.”
Pandemi zamanında sürekli çekilişe katılıyordum ve kitap, defter ve kupa kazanmıştım muhtelif zamanlarda... Yıllar sonra katıldığım çekilişte, Atas hocamın çekilişinden kazandığım Diken ve Karanfil kitabına kavuştum. 🙂
Bu vesileyle Diken ve Karanfil’un yazarı Şehit Yahya Sinvar’ı rahmetle yâd ediyorum. Atas hocamdan da Allah razı olsun, kendisine ve ailesine iki cihan saâdeti nasip eylesin🌹
Ben bir insanım ibret al, insanoğlu
Kimi gün üzgünüm, kimi gün neşeli
Kah kahkahalı kah gözlerim dolu
Böyleyim işte dünyaya geldim geleli
Kimi gün Yunus olur bu gönlüm benim
Kimi gün de kendini bilmez Molla Kasım
Bu günah bu sevap, bu defter benim
Kimi gün dünya bana dost, kimi gün hasım
Bazan havalı uçan bir balon, elden kaçmış
Bazan hesaplaşmada dünyadan kaçmış
Ne olacak halim ey dost günahlar boyu aşmış
Ümitliyim, Rabbimin merhameti gazabını aşmış
Duam Efendim beni bekler yarın aguşunu açmış
KK
Hayırlı Geceler Dilrûba'm..
Nasılsın..? Gerçi nice hâlde olsanda Zamana teslim olmuş gibisin Dilrûba'm.. Bir yanın Kaybolmuş, diğer yanın bağbahçe değilmi..?
Zaman dedik Dilrûba'm. Dile kolay, idrakı muâmma bir mefhum.. Ve Dilrûba'm dile kolay 24 yaşına girmiş bulunuyoruz. :) Eskiden diye başlayan onlarca cümle, keşke diye içerleyip mâveraya bıraktığın umutlar, ve aynada gördüğün hakikat.. Sen; senin suretine bakanlara inat aynada karşılaştığım Hakikatimsin Dilrûba'm.. 24 yıllık hâli hayatımda bazı şeyleri çok iyi anladım Dilrûba'm.. Ne olursan ol,kendinden uzaklaşma Dilrûba'm.. Sen kendinden seni uzak tutarsan gelen ufacık bir rüzgar sende fırtına etkisi yapar.. Çok yoruldun biliyorum. Kilometrelerce koştun, soluklandığında gördüler seni.. Uykusuz kaldın geceleri, seni gündüz'lere şikayet ettiler.. Yolun çok çetinken sana vuslatı sordular hep.. Halbuki Sen yolun kendisini sevmiştin.. Gülü kokladın, dikenlerini önlerine attılar.. İnsan insanı ne zaman anladı Dilrûba'm? Zaman çok karanlık.. Ama o siyahın içindeki beyaza meftun olduğumuzdandır bir mum yakıp ateşine bakakalmamız.. Nerede Olursan Ol Dilrûba'm;
Lütfen Doğduğun gibi kal.. Değişmeyi herkes yapıyor zaten.. İçindeki çıkmaz sokaklar seni en güzel çıkan yola sevketsin Dilrûba'm..
Güneş her doğduğunda bedeninden önce yüreğini ısıtsın, çünkü üşüyorsun Dilrûba'm..
Unutma Dilrûba'm ; Bir fincan kahve, bir tutam gül, bir defter, ve birde mum sana hayatın hakikatini göstermesi için yeterli.. Sen seni En güzel surette yaratan O En güzele teslim ol.. Teslim olki hürriyete kavuşsun ağzında çiçekle sana bakan o güvercinler..
Allahım ; Senin cemalini bilmediğimiz hâlde sanatını kâinat aynasına çizen Rabbim.. Kalan ömrümüze Cemalinin hakkı için güzellikler ikram et.. Bizim güzel tanımımız'a giren değil Allahım, Sadece
Gece yarısını geçmişti.
Şehrin bütün ışıkları yanıyordu ama insan bazen ışığın en bol olduğu yerde bile karanlık hissedebiliyordu kendini. Odasının tavanına uzun uzun bakıyordu. Sanki tavandaki çatlak biraz daha büyüse içindeki her şey dökülüp ortaya çıkacaktı.
Telefonu yüzüstü duruyordu yatağın kenarında. Bildirim gelmiyordu. Ama yine de eli birkaç dakikada bir gidip ekranı çeviriyordu. İnsan en çok da olmayacağını bildiği şeyleri beklerken tükeniyordu çünkü.
Pencere hafif aralıktı. Dışarıdan rüzgârla beraber uzak araba sesleri giriyordu içeri. Bir de sokak lambasının altında birbirine bağıran iki insanın sesi… Sonra sessizlik. Sonra tekrar rüzgâr.
Yorganı biraz daha üzerine çekti ama üşümesi havadan değildi.
Bazı geceler insanın içi soğurdu.
Ve ne yaparsa yapsın ısınamazdı.
Başını yana çevirdiğinde çalışma masasının üzerinde yarım bırakılmış bir defter gördü. Sayfanın ortasında sadece tek bir cümle vardı:
“İnsan en çok, kimseye anlatamadığı şeylerden yoruluyor.”
Uzun süre baktı o cümleye.
Sonra gözlerini kapattı.
Çünkü insan bazen kendi kurduğu cümlelere bile dayanamayabiliyordu.
Son zamanlarda içinde garip bir ağırlık vardı. Böyle göğsünün tam ortasına oturmuş görünmez bir taş gibi… Nefes alıyordu ama sanki ciğerlerine hava değil de yorgunluk doluyordu. Sabahları uyanıyor, insanlarla konuşuyor, gülüyor, cevap veriyor, hayatına normalmiş gibi devam ediyordu ama içinin bir yeri çok uzun zamandır sessizce çöküyordu.
Kimse anlamıyordu.
Zaten bazı acılar dışarıdan bakınca görünmüyordu. İnsanlar ağlamıyorsan iyi olduğunu sanıyordu. Oysa bazı insanlar gözyaşını içine akıtmayı öğrenmişti çoktan.