İnsan bazen bir başkasını doğrudan yaralamaz; fakat onun konuşacak yerini daraltır, kendini anlatma hakkını elinden alır, özelinde saklı kalması gereken bir bilgiyi toplu bir hüküm cümlesine dönüştürür ve sonra da bütün bu incitmeyi hakikat adına yapılmış bir cesaret gibi gösterir.
Oysa insanın itibarı, yalnızca kendi adına sahip çıkmasıyla değil, başkalarının onun adını hangi niyetle andığıyla da korunur. Birinin geçmişini, hatasını, mahremiyetini, kırılganlığını veya kendini açıklamakta zorlandığı bir yanını herkesin önüne bırakmak, çoğu zaman adalet aramak değil, içimizdeki eski hasedi yeni bir dile tercüme etmektir.
İlk insan hikâyelerinden bugünün dijital meydanlarına kadar değişmeyen şey, kötülüğün çoğu zaman uzaklardan değil, insanın kendisine en yakın gördüğü yerden başlamasıdır. Aynı sofradan kalkmış, aynı sözü duymuş, aynı inanç kelimelerini öğrenmiş insanlar bile, kalbin terbiyesi eksik kaldığında, birbirlerinin yükünü hafifletmek yerine birbirlerinin adını ağırlaştıran bir imtihana dönüşebilir.
Bugünün dünyasında insanı yok etmek için artık elin kirlenmesine gerek kalmadığını, bazen bir cümlenin, bir ima kırıntısının, bir ekran görüntüsünün, bir alaylı suskunluğun veya dindarlıkla süslenmiş bir ithamın, bir ömrün üstüne ağır bir gölge gibi çökebildiğini görmek zorundayız. Çünkü çağın en tehlikeli yanı, kötülüğü kaba görünümünden çıkarıp nezaket, ahlak, iman, doğruluk ve kamu yararı kılığına sokabilmesidir.
Kardeşlik yalnızca aynı sofraya oturmak, aynı soyadı taşımak, aynı inanca mensup olmak veya aynı mahallenin insanı olmak değildir; kardeşlik, bir insan düşerken kalabalığın arasına karışıp seyirci olmamak, onun en zayıf anını kendi üstünlüğümüzün delili hâline getirmemek, hakikati savunurken bile merhametin kapısını kapatmamaktır.
Belki de bu çağda