Bazı şeyler hiç değişmemiş.
İşte o da ben de sarsıntıya aldırmadan dizimize dayadığımız deftere cümleler yazıyoruz mesela.
Ara sıra otobüsün camından dışarı bakıyoruz. Asfalt üzerine konmuş kuşu otobüs ezer diye korkuyoruz.
...
Muavinlerin ‘ limon kolonyası’ hikayesinden hâlâ hoşlanmıyoruz. Hâlâ başımızı koltuğa bırakıp iki satır uyuyamıyoruz.
Üzülerek söylüyorum ki yorumlar dolayısıyla büyük bir beklentiyle kapağını açtığım kitap benim için koca bir hüsrana dönüştü. Birkaç paragraf dışında üzerinde düşünebileceğim veya istifade edebileceğim hiçbir gelişme olmadı. Olay örgüsünün bilhassa da sonucun, okuyucunun zekasını hafife alması da cabası..
Sanki zaman geçmek bilmemiş ve yazarın tüm kirli düsüncelerini kustugu bir ana aylarca şahit olmuş gibi hissediyorum . Birkaç saatliğine de olsa kendime bu negatifliği yükleyerek kaybettiğim vakit icin kendimden özür diliyor ve yine de aralara ruha dokunan birkaç derin cümle serpiştirdiği icin yazara teşekkür ediyorum. Başka bir eserini okuyacağımı sanmıyorum.
O zaman anlamış bütün gerçeği; ne yürüyormuş ne duruyormuş. Yürüyorım dediği, durmanın ta kendisiymiş. Düş gibi bir şey yani..
“Koşarsın koşarsın da varamazsın hani; içindeki umut varamadığın kadar büyür.”
Sen bakarsın ışıltıyla. İleriye uzanırsın , uzandıkça da kolların uzar babam uzar..
Gene de boşluğu avuçlarsın hep; düşünü düş yapan boşluğu..
‘Aynı yolda yürümekten başka çaresi olmayan tuhaf birer yaratıktı insanlar...’
Tekrarın tekrarlananın örtüsü oldugunu anlayamadan, aynı el sallayışların, aynı gülüşlerin, aynı yürüyüşlerin ya da aynı oturuşların içinden geçe geçe damaklarına bulaşan uzak bir serüven tadıyla dönüp dolaşıp aynı noktada yaşıyorlardı.