Kurtarıcı Beklemek: En Büyük Aldanış
Bazen en tehlikeli şey, umut etmektir. Özellikle de o umudun, birilerinin gelip bizi kurtarmasına bağlandığı zaman. Tarih boyunca toplumlar, milletler, hatta bireyler, kendi yaralarını sarmak yerine “bir kurtarıcı” beklemiş. Mesih, Mehdi, kahraman lider, mucizevi parti, “o” adam… Adı her dönemde değişmiş ama hastalık aynı kalmış: Kendi ayaklarımız üzerinde durma cesaretinden kaçış.
Bu bekleyiş, ilk bakışta masum görünüyor. Acı çekiyoruz, adaletsizlik kol geziyor, sistem çürüyor; o halde gökten bir el inip düzeni kursun, değil mi? Ama tam da bu noktada eleştirel düşünce devreye girmeli. Kurtarıcı beklemek, aslında sorumluluğu başkasına devretmektir. Kendi hayatımızın, şehrimizin, ülkemizin aktörü olmaktan vazgeçip, pasif bir seyirciye dönüşmektir. Bu pasiflik, zamanla zehre dönüşür. Çünkü kurtarıcı gelmezse (ki çoğu zaman gelmez ya da geldiğinde vaat ettiği gibi olmaz), derin bir hayal kırıklığı ve daha beter bir umutsuzluk doğar.
Düşünsene: Dinlerde binlerce yıldır “kurtarıcı” figürü var. Hıristiyanlıkta İsa’nın ikinci gelişi, İslam’da Mehdi inancı, Yahudilikte Mesih beklentisi… Bu inançlar insanlığa manevi güç vermiş olabilir ama aynı zamanda milyonlarca insanı “şimdi değil, o zaman” diye beklemeye mahkum etmiş. Siyasette ise durum daha trajikomik. Her seçim döneminde “bu sefer o çıkacak, her şeyi düzeltecek” diye coşuyoruz. Adam ya da kadın gelir, koltuğa oturur, bir süre sonra o da sistemin parçası haline gelir. Çünkü sistem tek bir kişiyi değil, yapıyı değiştirmediği sürece değişmez. Biz ise yine “bir sonraki kurtarıcıyı” beklemeye başlarız. Bu döngü, kolektif tembelliğin en rafine halidir.
Psikolojik olarak da çok net: “Learned helplessness” denen o lanet durum. Deney fareleri kaçış yolunu öğrenemeyince çaresizce bekler.