Davranış bilimci John B. Calhoun tarafından yapılan ünlü "Universe 25" deneyidir. Deney kabaca şöyleydi: Fareler için adeta bir "cennet" oluşturuldu. Sürekli yiyecek ve su vardı. Hastalık yoktu. Yırtıcı hayvan yoktu. Sıcaklık uygundu. Barınma alanları vardı. İlk başta fare nüfusu hızla arttı. Ancak nüfus büyüdükçe ilginç şeyler oldu: Bazı fareler belirli bölgeleri sahiplenmeye başladı. Erkek fareler arasında saldırganlık arttı. Anne fareler yavrularına daha kötü bakmaya başladı. Bazı fareler toplumdan tamamen çekildi. Son grup özellikle dikkat çekmişti. Calhoun bunlara "Beautiful Ones" (Güzeller) adını vermişti. Bu fareler: Kavga etmiyordu. Çiftleşmiyordu. Bölge savunmuyordu. Sosyal ilişkilere girmiyordu. Zamanlarının çoğunu yemek yiyip kendilerini temizleyerek geçiriyordu. Sonuçta doğum oranları düştü, sosyal yapı çöktü ve nüfus azalmaya başladı. En sonunda koloni tamamen yok oldu.
Haziran
Ne oluyor da bu kadar korkuyor Midesine saplanan ağrı ile sabah 5te ayakta ki gece de 1de uyuyabilmişti zaten.. bir hiç için bu kadar, önce tarifsiz öfke sonra da kaygı duyması normal mi..deli gibi korkması ve susmayan düşünceler...o düşünceleri düşündükçe de iyice yersiz yurtsuz kalıyor, kaygılar gardiyan başında! kıramadığı bir döngü...deney faresinden farkı yok, çark dönüyor, dönüyor... çatladı da haberi mi yok! neyse ki yağmur başladı ve neyse ki kuşlar var ve kayıtsız gökyüzünde bulutlar... hah işte bir damla oraya, bir damla buraya... sonra da akar gider... olan olur ve biter... nefesle...
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
BİYOLOJİK DETERMİNİZM VE İNSAN İLLÜZYONU
1. Mikro Hack: Sırt Uyarımı ve Nörolojik Kısa Devre İnsanın sırt bölgesine uyguladığı ani termal/mekanik şok (kaynar su vurmak veya sertçe bastırarak kaşımak), biyolojik donanımın en ham sinir hattını manipüle eden lokal bir sistem hacklemesidir. Bu eylemin cinsel hazdan daha yoğun hissedilmesi nesnel bir biyolojik gerçektir: Merkezi Sinir Hattının İstilası: Cinsel uyarılma pelvik bölgeden yukarı taşınan karmaşık bir yazılımdır. Sırt bölgesi ise doğrudan omuriliğin, yani beynin ana veri hattının kendisidir. Bu hatta ani voltaj yüklendiğinde işlemcinin arka plan gürültüsü ve rasyonel filtreleri tamamen kilitlenir. Endojen Opioid Patlaması: Beyin, bu yüksek yoğunluktaki şok verisini baskılamak için saniyeler içinde kendi uyuşturucu laboratuvarını devreye sokar. Büyük protein zincirlerini keserek vücudun en güçlü doğal afyon türevleri olan Endorfin (Endojen Morfin) ve Enkafalin salgılar. Bu maddeler beyindeki mu-opioid reseptörlerine bağlanır, GABA fren mekanizmasını gevşetir ve ödül merkezinde (nükleus akkumbens) anlık, devasa bir dopamin seli serbest bırakır. 10-15 Saniyelik Katarsis: Doğal endorfinin yarılanma ömrü mikroskobik düzeyde (birkaç saniye) olduğu için, bu uyuşma ve kilitlenme anı çok kısa sürer; uyarım bittiği an enzimler kimyasalı yıkar ve sistem eski donuk haline geri döner. 2. Ödül Merkezinin Esareti: Fare Deneyi Gerçekliği 1954 yılında James Olds ve Peter Milner'ın farelerin haz merkezine elektrot yerleştirerek yaptığı deney, biyolojik işlemcinin sınırlarını ve irade illüzyonunu kanıtlar. Fareler açlığı, susuzluğu, acıyı ve üremeyi tamamen reddederek, haz merkezini ateşleyen kaldıraca yorgunluktan ve açlıktan ölene kadar basmışlardır. Evrimsel Açık: Evrim, doğada kendi haz merkezine kablo çekip saf elektrik akımı verebilecek bir organizma
Felsefe
Formülün Dışındaki Kızlar
Önümdeki masada duran boşanma dilekçesinin "Geçimsizlik Nedenleri" kısmına bakıyordum. Otuz yaşındaydım, 3 yıldır avukatlık yapıyordum ama adliye koridorlarında geçen bunca zamana rağmen bazı kelimeler hala ilk günkü gibi canımı yakabiliyordu. Müvekkilim, kucağında iki aylık kızıyla karşımda oturan yorgun bir kadındı. Dilekçede tam olarak şöyle yazıyordu: “Davalı koca, müvekkilin erkek çocuk doğuramamasını gerekçe göstererek müşterek konutu terk etmiş, müvekkile psikolojik şiddet uygulamıştır…” Dosyayı yavaşça kapattım. Antalya Adliyesi'nin dördüncü katındaki ofisimin penceresinden dışarıya, uzaklardaki Beydağları'na doğru baktım. Hava sıcaktı ama o kelimeler beni bir anda yirmi yıl öncesine, Elmalı’nın o buz gibi, ahşap kokulu gecelerine götürdü. Kendi çocukluğumun kokusu, burnuma bir kez daha toprak tadıyla karışık havuç ve fındık kokusu olarak geri geldi. Bizim eve fındık, fıstık ve havuç hep çuvalla girerdi. On yaşındaydım ve o güne kadar babam Mücahit’in dünya çapındaki gizli bir sincap örgütünün lideri falan olduğunu sanıyordum. Çünkü normal bir insan, oturma odasının köşesine her hafta yeni bir Antep fıstığı veya fındık çuvalı yığmazdı. Babam kamyonu kapıya yanaştırıp kasaları indirdiğinde, annem Zehra mutfakta içini çeker, Elmalı usulü bir tevekkülle başını sallardı. Babam ise gözleri parlayarak içeri girer, "Bak hanım," derdi, "bu seferki havuçlar özel. Alanya’dan getirttim. Suyunu sıkıp içeceksin, fındıkları da kavurmadan yiyeceksin ki şifası kaçmasın. Bu sefer olacak, hissediyorum." Annem ellerini önlüğüne siler, o her zamanki sakin ama bıkkın sesiyle mırıldanırdı: "Bey, Allah’ın emri bu... Mutfakta aş pişer, çocuk pişmez. Yemekle, çerezle olacak iş değil bu, anla gari." Ben o zamanlar bu konuşmaları bir tür gizli yemek tarifi zannederdim. Evde sürekli bir
Duygu ve Düşünce
Kurtarıcı Beklemek: En Büyük Aldanış Bazen en tehlikeli şey, umut etmektir. Özellikle de o umudun, birilerinin gelip bizi kurtarmasına bağlandığı zaman. Tarih boyunca toplumlar, milletler, hatta bireyler, kendi yaralarını sarmak yerine “bir kurtarıcı” beklemiş. Mesih, Mehdi, kahraman lider, mucizevi parti, “o” adam… Adı her dönemde değişmiş ama hastalık aynı kalmış: Kendi ayaklarımız üzerinde durma cesaretinden kaçış. Bu bekleyiş, ilk bakışta masum görünüyor. Acı çekiyoruz, adaletsizlik kol geziyor, sistem çürüyor; o halde gökten bir el inip düzeni kursun, değil mi? Ama tam da bu noktada eleştirel düşünce devreye girmeli. Kurtarıcı beklemek, aslında sorumluluğu başkasına devretmektir. Kendi hayatımızın, şehrimizin, ülkemizin aktörü olmaktan vazgeçip, pasif bir seyirciye dönüşmektir. Bu pasiflik, zamanla zehre dönüşür. Çünkü kurtarıcı gelmezse (ki çoğu zaman gelmez ya da geldiğinde vaat ettiği gibi olmaz), derin bir hayal kırıklığı ve daha beter bir umutsuzluk doğar. Düşünsene: Dinlerde binlerce yıldır “kurtarıcı” figürü var. Hıristiyanlıkta İsa’nın ikinci gelişi, İslam’da Mehdi inancı, Yahudilikte Mesih beklentisi… Bu inançlar insanlığa manevi güç vermiş olabilir ama aynı zamanda milyonlarca insanı “şimdi değil, o zaman” diye beklemeye mahkum etmiş. Siyasette ise durum daha trajikomik. Her seçim döneminde “bu sefer o çıkacak, her şeyi düzeltecek” diye coşuyoruz. Adam ya da kadın gelir, koltuğa oturur, bir süre sonra o da sistemin parçası haline gelir. Çünkü sistem tek bir kişiyi değil, yapıyı değiştirmediği sürece değişmez. Biz ise yine “bir sonraki kurtarıcıyı” beklemeye başlarız. Bu döngü, kolektif tembelliğin en rafine halidir. Psikolojik olarak da çok net: “Learned helplessness” denen o lanet durum. Deney fareleri kaçış yolunu öğrenemeyince çaresizce bekler.