19. yüzyıl boyunca birçok cerrah, bir hayvan üzerinde operasyon yapmadan önce alışılmış bir biçimde ses tellerini kestiler. Bunu, deney sırasında hayvanlar ses çıkarmasın diye yaptılar.
Deneyi yapanlar ses tellerini keserek aynı zamanda gerçeği yadsıdılar –sessiz bir hayvanın acı çekmediğini varsaydılar– ve bunu kendileri doğruluğunu kabul ettikleri bilgileriyle doğruladılar. Hayvanın çığlıkları onlara zaten bildikleri bir şeyi, karşılarındaki yaratığın bilinçli, hisseden ve operasyon sırasında eziyet edilmiş bir varlık olduğunu anlatacaktı.”
Kelimelerden Eski Dil kitabından
Susuyor olmam, acı çekmediğim anlamına gelmez.
Duyulara güvenin nereden geliyor? Bunların en güçlüsü olan görme duyusu, gölgeye baktığında gölgeyi hareketsiz görür ve hareketin olmadığına hükmeder. Ardından deney ve gözlem sonucu bir saat sonra gölgenin hareket ettiğinin, bu hareketin bir defada ani olarak değil de aksine aşamalı olarak yavaş yavaş gerçekleştiğinin hatta hiç durmadığının farkına varır. Yine yıldıza bakarak onu madenî bir para kadar küçük görür. Sonra geometrik deliller onun hacim olarak yerküreden daha büyük olduğunu gösterir. Bu ve benzeri duyulur nesneler hakkında duyu hâkimi kendi hükümleriyle yargıda bulunur, fakat akıl hâkimi onu kendisini savunamayacak biçimde yalanlayarak güvenilir olmamakla suçlar.
Bunlar hakkında bilgi alınabilecek tek kaynak, vahiydir yani Allah tarafından peygamberleri aracılığla insanlığa ulaşan bilgidir. Gayb, her ne kadar duyular yoluyla algılanamaz, deney ve gözlem konusu olmadığı için insan aklı ile bilinemez ise de vahyin yardımı ile aklın anlayabileceği bir duruma getirebilir. Bu durumda gaybin iki özelliğini ortaya koyabiliriz. (a) Akıl ile kesfedilemez , ama (b) Akıl ile anlaşılabilir. Akıl ise, ancak vahyin ve Hz. Muhammed'in haber verdiği bilgiler üzerine tefekkür yoluyla açıklamalar getirebilir.
Aristotelesçi bilimin kısıtları Avrupa'da 15. yüzyıl sonlarına doğru gitgide daha fazla idrak edildi. Bu bilgiye ne kadar deney eklersen ekle bilgi büyümüyor, bir yere varmıyor, bunun farkına varıldı. 1400'lerin ortalarında Floransa'da Platonik Akademi kuruldu, yani Eflatun Akademisi. Fikir babası Bessarion isimli Trabzonlu bir vatandaştı, İstanbul'un Türklere düşmesinden sonra batıya iltica eden Bizans düşünüderinden biriydi. Akademinin kurulmasına önayak olan Marsilio Ficino'yu eğiten, onu Eflatun'a yönlendiren oydu. Akademi, üniversitelere rakip bir kurum olarak ortaya çıktı. Üniversitelerde yüzyıllardan beri hakim olan Aristocu birikimi reddettiler.
Bambaşka bir noktadan hareket ettiler. Dediler ki, bilim için önce teori lazım. Mantık üzerinden bir teori kurulur, sonra doğaya bu teoriyi yanlışlayacak olan soruları sorarız. Yani Aristo'nun sıralamasını tersine çevirdiler. Önce oturup matematiksel zeminde hesap yaparız, şöyle olması gerekir, sonra gider bakarız doğada gerçekten öyle mi oluyor.
Ama ne fark var? Bir, kişilik ve eğilim farkı var. Eflatun yüksek konulardan, soyut düzeyde konuşmaktan hoşlanır. Aristo detaycıdır, gözlemcidir. Ampiriktir. Deney ve gözlem üzerinden gitme taraftarıdır. Klasik örneği vereyim. Devletin işlevi ve yapısı nedir konulu felsefi bir metin gerektiğinde Eflatun bir teorik tartışmadan yola çıkar, devlet ne olmalıdır fikrinden hareket eder. Aristoteles ise ilk iş olarak beş yüz tane şehir devletinin yönetim usullerini birbiriyle kıyaslamakla başlar ve bundan birtakım genellemeler, birtakım sınıflandırmalar çıkarmaya çalışır.