"Yas aslında bencildir, terk edilmiş bir dünyada kendimiz için tuttuğumuz bir yastır. Ben onsuz nasıl yaşarım?
... Ama bu, hikâyenin sadece bir parçası, vedalaşmanın bir yüzü.
Oysa o sırada o da bizimle vedalaşıyormuş.
Ve onun vedalaşması kesinlikle bizimkinden çok daha dramatik olmuştur. Onun son düşüncelerine bir göz atabilir miyiz, orada olup bitenlere bakmaya (bir saniyeliğine) dayanabilir miyiz?"
Birini kaybetmek: Onsuzluğa alışmaya çalışmak mı, onun yaşayamadıklarının yükünü kalbinde taşımak mı?
"Benim burada ne işim var?" diye düşündüğünüz oldu mu hiç? Bir labirentin içindeymişsiniz ve kaybolduğunuzdan eminmişsiniz de, her bir dönemeci kendiniz yarattığınız için bu tamamıyla sizin suçunuzmuş gibi hissettiğiniz? Üstelik dışarı çıkmanızı sağlayacak birçok yol olduğunu da biliyorsunuz çünkü labirentten çıkmayı başarmış, dışarıda gülüşüp oynayan insanların seslerini duyuyorsunuz. Çalı çitlerin arasından arada bir görüyorsunuz onları. Yaprakların arasından gelip geçen şekiller hâlinde. Öyle mutlu görünüyorlar ki onlara değil, bu işi onlar gibi yapamadığınız için kendinize kızgınsınız. Oldu mu hiç? Yoksa bu labirentte kalan bir tek ben miyim?