Sahih-i Buhâri'de, Ömer b. Hattâb Hazretlerinden rivayet olunuyor:
"Bir savaşta bir miktar esir alınmıştı. Bunların arasında emzikli kadın vardı. Oraya buraya koşuyor, etrafına bakınıp duruyordu. Ansızın esirler arasında bir çocuk gördü. Bu kaybetmiş olduğu sevgili yavrusuydu. Hemen çocuğu alıp göğsüne bastı ve ona süt vermeye başladı.
Ashâb-ı kirâm bu şefkat manzarasını seyrediyorlardı. Resûlullah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] buyurdu ki:
"Ne dersiniz, bu kadın yavrusunu ateşe atar mı? Buna ihtimal verir misiniz?"
Ashâb-ı güzin, Hayır, çocuğunu ateşe atmak istemez!" deyince Resûl-ü Ekrem Efendimiz [salllahu aleyhi vesellem] şöyle buyurdu:
"Şüphe yok ki Allah Teâlâ 'nın kullarına merhameti, şu kadının çocuğuna olan merhametinden daha fazladır.
(Buhâri, Edep 18)
Ne büyük lutuf ve kerem!
Fakat şu hususa da dikkat edilmelidir: Çocuklar masum hallerinden dolayı annelerinin merhametine hak kazanırlar. Bir kul da temiz bir hayata sahip olmalıdır ki ilahi merhamete liyakat kazanabilsin.
İmâm-ı Rabbâni (k.s.) Mektubât-ı Rabbani 73.Mektup şöyle buyurmaktadır:
Düşün ki zahiren makam sahibi bir dünya adamı, bir işi yakınlarından birine havale ettiğinde, bu işin faydası neticede o makam sahibine döner. Böyle bir hizmete muhtaç olan kimse nasıl izzet sahibi olur?
Buna rağmen, o vazifeyi alan kişi şöyle der: "Büyük bir zat bu görevi bana verdi. O hâlde bana düşen, memnuniyetle bu görevi yerine getirmektir. Bu uğurda hangi bela gelirse gelsin, sabredeceğim."
Ey kardeşim!
Yüce Hakk'ın azameti, dünya ehlinin azametinden daha mı küçüktür ki O'nun emirlerine uyulmasın? O'nun hükümlerini yerine getirmek için çaba harcanmasın? Böyle bir gaflet, hayâ edilecek bir hâl değil midir? Tavşan uykusundan uyanmanın vaktidir!
Yüce Hakkın emirlerine uymamak, iki anlam taşır:
1. Şeri haberleri yalanlamak.
2. Yüce Hakk'ın azametini, dünya adamlarının azametinden daha düşük görmek.
Her iki durumun da çirkinliği üzerinde iyice düşünülmelidir.
Rivayet edilir ki Hanefi fıkhının büyük İmamı Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî Kitabü'z-Zühd eserine başlarken zikir, ibadet, tevekkül ya da kanaat ile değil, helal kazançla başlamıştır, şöyle demiştir.
"Zühd, sadece lokmayı terk etmek değil; lokmayı temizlemekle başlar. Helal lokma ile beslenmeyen bir beden, secdede dursa da göklere yükselemez."
Ona göre zühd, dünya nimetlerini bütünüyle terk etmek değil; dünyayı kalbe sokmamaktır. Fakat kalbi inşa eden ilk taş, temiz kazanç ve helal lokmadır. Bu yüzden, helal kazançtan söz etmeyen bir zühd anlayışı, temeli olmayan bir bina gibidir.