“Bugüne dek pek çok şey yitirdin. Pek çok önemli şeyi yitirdin. Bu birilerinin suçlu olup olmaması sorunu değil. Konu, senin onlara ilişik kalmış olman. Her bir şeyi yitirdiğinde ona başka bir parçan ilişik kaldı. Sanki bir iz gibi. Ama bunu yapmamalıydın. Kendin için elinde tutman gereken şeyleri orada bırakmamalıydın. Böyle yapınca sen de biraz eksildin. Neden acaba? Neden böyle bir şey yaptın ki?”
Eğleniyorlardı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum.
Bütün isteklerimin en son gayesi belki de ona tamamen, hiç noksansız, bütün maddi ve manevi varlığıyla sahip olmaktı, fakat elde edebildiğimi de kaybetmek korkusuyla, bu gayeye gözlerimi çevirmekten çekiniyor, seyretmekte olduğu ve yakalamak istediği harikulade güzel bir kuşu küçük bir hareketiyle kaçıracağından korkan bir insan gibi atıl kalıyordum.
İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.